26 Aralık 2015 Cumartesi

Rene Descartes

hem kendi çağı için hem de insanlığın sonraki yılları için büyük etki yaratmış ve dönüm noktası niteliğinde fikirler ortaya koymuş bir kişi.


bir defa descartes'in ortaya çıktığı döneme baktığımız zaman karşımıza çıkan, çat pat yükselişe geçmeden önceki son dönemeçlerini alan bir bilim ve soyut alanda varsayımlar yapmaktan başka bilime pek desteği olamayan bir felsefe. en azından descartes'in kendi anlatımından anladığımız bu. bilimi ve felsefeyi alakadar eden konular hakkında ya kendine son derece güvenerek varsayımlarda bulunanlardan, ya da 'nasıl olsa bunu benden daha iyi düşünebilecek birileri çıkar' diye sinenlerden yaka silker haldeki descartes, bu cendereden çıkmak için 'ben bilirim' diyor.

yani eğer ortada bilinebilecek bir bilgi varsa, bunu önce kendime bir metod inşa etmekle ben, yani aklım kavramalı. şüphecilikle en büyük alıp veremediğinin de sebebi, en azından kendi düşünüşünden ve bu yolla da kendi varoluşundan emin olabilmesi ve diğer her şeyi yine bu ölçekte kavrayabilmeye yetkin olması sanırım. yani tüm bunlara inanıp da her şeyden şüphe eden bir düşünce ile illaki kafa kafaya gelecekti düşünür.

metodu da düşüncesi gibi. işi yokuşa sürmek ya da kendini çok bilir göstermek, gerçekten de değerli ve büyük hissetmek için 'büyük meselelere' ya da 'karışık meselelere' kafa yoranlara inat, descartes 'en basit' olandan yola çıkıyor. 'sezginin kavrayabileceği şeyler'in bilgisinin peşinden gidiyor yani. bunun için de doğruluğuna ve doğrulanabilirliğine en çok güvendiği matematik ve geometri alanlarına uygulanabilirliği olan metodunu geliştiriyor.

metodu: aklın anlayışının güvenebileceği en net bilgiler, sezgilerimizin oldukları gibi alabildiği bilgilerdir. herhangi bir konuda bilgi sahibi olabilmek için, bu sezgilerimizin ilk aldıklarından daha karışıklara doğru bir sıra oluşturulmalıdır ve konu bu sıra uyarınca basitten karışığa ele alınmalıdır. akabinde elde edilen veri, olabildiğince çok kategoriyle ya da bölümle parçalanmalıdır. o zamana dek konuyla alakalı yapılmış deneyler etüd edilir, sonuçları verilerle incelenir ve yenileri yapılır.

'ne var ki bunları düşünmekte' diyebilirsiniz. fakat bana sorarsanız onun bu basite indirgeyen görüşü gerçekten de bilimin ilerleyişinde bir temizleme hareketidir.

descartes kişilerin, önceki bilgiyi çok becerikli şekilde hatmedip satmalarından ziyade, zihinlerinde öyle bir mekanizma yerleşsin istiyordu ki, bu kişiler başka hiçbir eski referans noktasına gerek kalmadan istedikleri gerçekleri arayıp kendileri bulabilsinler. böylece akılları, ortaya atılmış onlarca farklı teori, felsefi ekol, bilim ekolü, düşünce sistemi arasında bulanmasın, bunların peşinden giderken yolda kaybolmasınlar. bunun için de kurduğu metod ve düşünce sistemi son derece basit tutulmaya çalışılmış sanıyorum. elbette bu metod olmadan da doğrunun bulunduğunu ve bulunabileceğini reddetmiyor fakat descartes'in söylediği, metodsuz bulunan doğruların da tesadüfi olacakları ve gereğinden fazla pek çok gereksiz tecrübeden sonra birkaç kırıntıdan ibaret kalacakları.

anlayış yolunda da onda göre birkaç cihazımız var, bunların ilki anlığımız (bkz: understanding), diğerleri de ona yardımcı olmak üzere: duyularımız, imgelemimiz ve belleğimizdir. duyularımız en basit ve en doğru bilgiyi kavramaya yararken, imgelem ve belleğimiz daha çok tümdengelimle yaptığımız çıkarımlar sonucu edinilen bilgiyi anlamaya yararlar. ayrıca belleğimiz, sezgiyle bir anda anlayamayacağımız şekilde büyüyen ve genişleyen problemleri anlamak ya da kavramak yolunda yanıltıcı olabilir ve güvenilmezdir. bu sebeple böyle noktalarda, örneğin çok uzun formüllerin oluşması gereken yerlerde ya da uzun ve devamlı orantılarda, belleğimize güvenmek durumunda kalmak yerine oluşturduğumuz metoda güvenmemiz gerektiğini savunuyor descartes.

descartes varolan şeyleri ise şöyle kategorize ediyor:

a) basit şeyler:

a1) tinsel (manevi) şeyler a2) cisimsel şeyler a3) her ikisinin karışımı şeyler

b) karmaşık şeyler

c) bileşik şeyler

c1) anlıkça anlaşıldığı gibi olan şeyler c2) kendi öz bileşiminde olanlar

descartes'e göre anlığımızın iki esas işlevi vardır, bunlar: 1. sezgi ve 2. tümdengelim.

fakat yukarıda da bahsettiğim gibi, tümdengelim dayanak olarak bellekteki birikenleri kullandığından ötürü, descartes'in düşüncesi ışığında yorumlarsak, sezgi kadar kesin bir bilgi kaynağı olamaz zira bellek kendinden hata yapmaya yatkın bir aracımızdır.

ona göre güçlük basite indirgenmeli ve bölünmelidir; yönelinmesi gereken bilgi, duyular için en algılanabilir olan bilgidir. buna bir örnek vermek gerekirse, bizzat aklın yönetimi için kurallar'dan:

''diyelim ki, örneğin kimi doğal güçler ara ortamı bir anda aşarak uzak bir yere, aynı anda ulaşabilirler mi diye araştırmak istiyorum. bu tür eylemlerin bir anda oluşlarının rastlantı olup olmadıklarını yoklamam için zihnimi yöneltmem gereken şey manyetik güç ya da yıldızların etkisi, hatta ışık eyleminin hızı değildir, çünkü araştırma konumun ne olduğunu belirlemek daha zor olacaktır; buna karşılık, daha çok, cisimlerin lokal devinimlerine bakacağım, çünkü bütün bu cins şeylerde duyular için daha çok algılanabilir başka bir şey yoktur; şunu belirleyeceğim: bir taş elbette bir yerden öbür yere bir anda geçemez, çünkü o bir cisimdir; oysaki taşı devinime geçiren güce benzer bir güç ancak çıplak olarak bir maddeden öbürüne geçerken aynı anda ulaşabilir. diyelim bir sopa, uzunluğu ne olursa olsun, bir ucuna devinim verdiğimiz zaman, sopanın burasını harekete geçiren gücün, zorunlu olarak, bir ve aynı anda her yerini birden devindirdiğini kolayca görürüm, çünkü o güç, kendisini taşıyacak, örneğin taş gibi, herhangi bir cisim içinde olmadan çıplak olarak kendi başına ulaşmaktadır.''

descartes'in bu cümleleriyle bugün şunu görüyorum ki, bugünün fiziğinin geldiği en son nokta olan kuantum mekaniği bile, ışığın bizzat kendisinin 'nelerden oluştuğunu' inceleyen biliminsanlarının bulguları sayesinde geliti. yani ışık tanecikli midir, dalga mıdır vb. gibi. sonuç olarak görüyoruz ki, yüzyıllar sonra bile, descartes'in işaret ettiği üzere soyut varsayımlardan öteye gidemeyeceğimiz yerden değil de algılayabileceğimiz en basit noktadan başlarsak gerçekten bir şeyler elde edebiliyoruz.

descartes'e göre, doğruyu yalnız anlığımız bilebilir ve gerçeklik yönünden şu üç şeyi incelemek yeterlidir:
1. (önce) kendiliğinden görünen.
2. belli bir nesne bir başkası aracılığı ile nasıl bilinir
3. bunların her birinden hangi çıkarsamalar yapılabilir

fakat descartes, ideaların algılanması ve oluşması yolunda imgelemin de önemini es geçmemekle beraber şunu söylüyor: eğer anlığın ilgilenmekte olduğu şey maddi, gövdesel bir şey değilse, kişi duyuları gibi araçları bir kenara bırakmalı ve imgeleminin yolunu açmak için yalnızca imgelem gücü ile hareket etmelidir. aksi halde de, anlığın halihazırda konusu somut, maddi ya da duyularla algılanabilen bir şey ise, imgelem bir araç olarak böyle bir anlama evresinde kullanılmamalıdır.

descartes'in şeyleri bir başka kategorize ediş şekli ise:

a) salt zihinsel şeyler: hiçbir maddi imgenin yardımı olmaksızın yaratılışımızla beraber bilmekte olduğumuz şeyler, örneğin: bilgi, şüphe, bilgisizlik, istem, istenç eylemi gibi şeyler. bunları öğrenmeyiz. bunları tanıyabilmek için akıl sahibi olmak yeterlidir.

b) salt özdeksel (maddi) şeyler: şekil, uzam, devinim gibi, varlıkları ancak cisimlerin varlıkları yolu ile bilinebilen şeyler.

c) orta olanlar. akıl tarafından özdeksel şeylerin imgelerinin sezilmesi ile tanınabilirler. yani cisime bağlı olup fakat yine de aklın kendiliğinden var olan bir takım şeylerle tanımlananlar örneğin: birlik, varlık, süre gibi kavramlar.

bu biliş şeklini şu şekilde işletirim: baktığım herhangi bir şey, devinim halinde değil ise (düşünce)= şekil + dinginlik kavramlarını birleştirerek o şey hakkında ilk bilgimin edinilmesini sağlar.

descartes'e göre basit şeyler, kendi aralarında iki türlü bağlanırlar: ya zorunlu olarak ya da olumsal (zorunlu olmadan) olarak.

zorunu bağ: biri öbürünün kavramı içerisinde, birbirinden ayırt edemeyeceğimiz ölçüde, iyice girdiği durumlarda, bunların aynı olduklarına hükmediyorsak. örn: şeklin uzamla, devinimin süreyle bir arada oluşu. yani birbirlerinden ayrı olarak kavrayamayacağımız nitelikte şeyler.

olumsal bağ: şeyler arasında hiçbir çözülmez bağ bulunmadığı durumlarda. örneğin cisim canlıdır, insan giyiniktir dediğimde oluşan bilgi.

bu birleşimlerin ise üç şekli vardır:

a) itki yolu: akılda deney vs. yoluyla değil ama kendiliğinden bir mecbur olma haliymiş gibi kendini bağımlı gösteren şeyler yani mutlak bağlı diyebileceğimiz şeyler.

b) sanı you: örneğin su dünyanın merkezinden daha uzaktaysa, topraktan daha az yoğun bir özdür, hava da suyun üzerinde bulunduğundan hem daha az yoğun hem daha hafiftir gibi sanılar.

c) tümdengelim: hava ile dolu uzaya bakıp, bunun içeriğini herhangi bir duyumuzla algılayamayınca buradan hareketle boşluk doğası ve uzay doğası arası yanlış bir bağ kurmak, dolayısıyla uzayın boş olduğu sonucuna varmak gibi. yani tikel ya da olumsal objeden genel ve zorunlu bir şey çıkarttığımızda böyle olur. ve sanırım descartes'e göre de en güvenilmez bilgi buradan gelir.

önemli bir anahtar nokta daha aynı kitaptan:

''not etmek gerekir ki, tam olarak anlaşılmış sorunlar arasına yalnızca üç şeyi belirgin olarak gördüklerimizi koyuyoruz: (1) aradığımız şey, (2) karşımıza çıktığında onu hangi belirtilere göre tanıyacağız, onu tamtamına hangisinden çıkarmak zorundayız (3) bu objeler arasında, biri değişmedikçe öbürünün de asla değişmeyeceğini gerektiren bir bağımlılık bulunduğunu nasıl tanıtlayacağız.''

aynı zamanda descartes, sözcük ve kavramların dilsel yönleri ile alakalı tartışmaları da son derece yersiz bulmaktadır ve kendisi kavram kargaşasına meydan bırakmayacak şekilde kullanmaktadır kavramlarını (latince ve fransızca yazdı eserlerini).

mesela kendi alanlarından biri olan geometri ve matematik için; kare kök ve küp kök ifadelerini dahi kafa karıştırıcı ve gereksiz bulan descartes, bunlar için kök yerine birinci orantılı, kare yerine ikinci orantılı, küp yerine üçüncü orantılı demeyi daha uygun buluyor.

esas olarak özetlemek gerekirse, descartes bilim için önemli olanın, bir neyi arayacağımız bilmek, iki hangi parametrelere göre arayacağımız bilmek olduğunu söylüyor diyebilirim.

descartes düşüncesinin bir başka ilgi çekici noktası da, onun savunduğu şu önermedir: imgesel ve soyut düşünceler hakkında kafa yorarken dahi, somut parametreler kullanırız. örneğin yaşamımızda bir sorunumuzla bir başka sorunumuzu kıyaslarken 'iki kat daha çile çektim' demek gibi. burada beyin gerçekten de somut ölçüm cihazlarından faydalanmadan edemez. ya da birkaç şarkıcının sesini aklıdan kıyaslarken, incelik seviyelerini de yine böyle, aklımızdan somut cisimler sayarcasına kullandığımız yöntemlerle sayım ya da karşılaştırma yaparız.

yalnız başka şeylerle kavranabilecek ve birbirinden bağımsız kavranabilecek şeyler arasındaki farkın altını çizen descartes şunu şöylüyor: cismin uzamı vardır dendiği zaman, cisim ve uzam ayrı ayrı düşünülemez. çünkü biz uzamı cisimlerden biliriz ve bildiğimiz her cisim de bir uzamla var olabilir (zihnimizde). buna karşın, paul çok zengindir dendiğinde paul ve zenginlik tamamen apayrı ve birbirlerinden yoksun olarak düşünülebilirler. işte bu noktada 'uzam cisim değildir' dendiğinde, bu deyiş yanlış bir takım yollara saptırabilir insanı. burada bunu söyleyenlerin atladığı şey, uzamın imgelen taratından bağımsız olarak yakalanamayacağına dikkat etmeksizin onu gerçek bir idea olarak almaktır (halbuki gerçek bir idea olması için onu bağımsız olarak kavramış olmamız gerekir). böyle bir idea da ister istemez cisim kavramını kapsadığından, 'uzam cisim değildir' deyişi, idealar bazında 'bir şey aynı anda cisimdir ve değildir' demiş gibi olurlar diyor düşünür.

aynı cins varlıklar arası oranların iki temel noktası vardır descartes'e göre, bunlar:

a) düzen (order): ölçüden daha kolay tespit edilir çünkü yalnız karşılaştırılan iki cisim arasında mevcuttur.

b) ölçü (measure): karşılaştırılan ya da ölçülen iki şey haricinde bir üçüncü kavram gerektirdiğinden daha zordur (örneğin kilogram gibi).

descartes'in hayatına dair beni en çok şaşırtan noktalardan biri, kendisinin insan anatomisine olan merakı ve yanılmıyorsam hollanda'da yaşadığı yıllar boyunca neredeyse her gün kasaplarda yapılan hayvan kesimlerine şahitlik edip buralardan edindiği parçaları incelemesidir. böylece kalp ve kulakçık-karıncık sistemini, kalbin soluna ana atardamar ve akciğer toplardamarın, soluna ana toplardamar ve akciğer atardamarının nasıl bağlı olduğunu, bunları on tane deri kapağın nasıl kullanıma göre kapatıp açarak kalbe kan dolmasını ya da kanın kalpten tamamen boşalmasına engel olduğunu tespit etmiştir.

zaten esasen bir eylem insanı olan ve bilimlerde de deney, veri, sonuç alma gibi hususlara eğilerek eylemi öğütleyen bir kimseden de böyle bir yaşam beklenirdi. gök bilimleri üzerine de pek çok deneyi ve bulgusu vardır. zaten kendisinin metodu buluş mantığı da şöyle ''ulan belli ki kafamdaki deneylerin hepsini yapabilmek için hiçbir zaman yeterince para ve zamana sahip olamayacağım, zaten hiçbir insan normal bir ömür süresince bunların hepsini gerçekleştiremez, o zaman öyle bir metod bulayım ki benden sonra bunu takip edenler dünya'yı bambaşka bir yer haline getirsinler.''

kendisinin de paylaştığı 'insanoğlunun tabiata hükmetmesi' fikrini son derece destekleyen bir görüştür bu. ve insanoğlununu doğaya hükmetme arzusu, descartes'in yaşadığı çağın yaygın bir düşüncesidir. zira bilimlerin somut meyveleri artık toplanmaya başlanmıştır ve insanoğlunun doğa karşısında 'gözlemci' rolü, yerini yavaş yavaş 'müdahale edebilen' rolüne bırakmaktadır.

lakin descartes, bilimlerde ve deneylerde bir demokrasi ortamına pek sıcak bakmaz. ona göre bir grup olması gerekse dahi, bu 'bir kişinin' yönetiminde olmalıdır. çok seslilik ona göre felsefi ve insani bir takım dürtüleri tatmin etmeye yarayan ve bunun haricinde bilime pek katkısı olmayan bir şey olsa gerek.

ahlak düşüncesinden bu düşünceye varış şekli belki çıkabilir, zira kendisi 'madem gerçeği tam olarak keşfedemedim, o halde ben yine de ahlaklı yaşayabilmek ve en azından aksiyonlarımı düzenleyecek bir ahlaka sahip olmak adına bir yol tutturmalıyım -o yolun doğruluğunu yanlışlığını tamamiyle bilemesem de-. yani descartes, bugünün düşüncesine -bence- tezat bir şekilde, 'ben bir yol tutturayım da yine' mantığıyla hareket ediyor ahlak yapısında. ve bu da yine yüksek ihtimalle şüphecilerin şüphelerinden ötürü her türlü ahlak sistemini sorgulayan ve hiçbirine güvenmeyen tutumlarına bir miktar tepki de içeriyor. ayrıca bu, descartes'in düşünüş biçimine de uyuyor. o, yakınlarının ve güvendiği kişilerin doğru görüşlerinden kendine bir yol çiziyor ve 'hiçbir ahlak sistemim olmamasındansa bir tanesinden yola çıkayım' diyor.


yazmayı pek sevmediği ve etrafından gelen ısrarlara karşılık ve bilimlerle alakalı gelişmeler için kılavuzluk etme isteği nedeniyle yazdığını sanıyoruz. ayrıca son derece mütevazi bir kişi gibi görünüyor yazılarından da. fazla şöhret peşinde koşmaktan hep kaçındığını dile getiriyor. bunun hayatta en çok önem verdiği iki şeye, özgürlüğüne ve boş zaman sahibi olmasına engel olacağından korkuyor.

Georg Wilhelm Friedrich Hegel

avrupa-merkezci filozof. günah mı, değil. hegel felsefesini fosseptik çukuruna göndermemize sebep olur mu, olmaz. 19.yy'da alman entelektüel seçkini olup, avrupa'yı herşeyin merkezinde görmek şaşırtıcı mı, hiç değil. fikri arızaları niye tefrik edemeyiz bilmem. mesele, hegel figürünün ne tür iktidar teknolojilerine hizmet etmiş, hangi entelektüel üretim alanında ortaya çıktığını akılda tutarak düşünmek.

kendisinin dönemin sömürgeci-protestan entelektüel üretim alanı içerisinde kurulmuş akademik habitus'unu deşmek, hegelcilerin kutsalına küfür oluyor galiba. e adam böyle inşa edilmiş baba? avrupalı-emperyalist zihniyetin içinden tefekkür eylediğini, bin türlü metafizik dereden su taşıyarak inkar mı edelim? etmeyelim ki, ne diyor, daha iyi anlayalım. çarhıma da germeyelim, başına hale de kondurmayalım.

...

avrupa sömürgeciliğinin beyaz-olmayan topluluklarla ilişkisinin kapitalistleşmeye yeni başladığı bir dönemde yazar adamımız. ama almanların ciddi bir sömürge gücü sahibi olmadığı bir dönemdir aynı zamanda, hegel sömürgeci dispositif'in içinden, kendini sınırda bırakabilerek, gözlemler. afrika'daki 1884-1896 arası alman sömürgelerinin prügelpolitik'i (dayak politikası) henüz ortada yoktur.

hegel için "kara adam", "afrikalı", "kindernation" mensubudur: siyahlar çocuksu uluslara ait kimselerdir, düşünümsel olamazlar ve eylemlerine ahlaki anlamlar veremeyecek kadar ilkeldirler:

"die neger sind als eine aus ihrer uninteressirten und interesselosen unbefangenheit nicht heraustretende kindernation zu fassen. sie werden verkauft und lassen sich verkaufen, ohne alle reflexion daraber, ob diess recht ist oder nicht. ihre religion hat etwas kinderhaftes. das hohere, welches sie empfinden, halten sie nicht fest; dasselbe geht ihnen nur flüchtig durch den kopf..."[1]

bunların dinleri de çocuksudur. bazı yüksek değerlere vakıf olabilirler ama bunları soyutlamalar halinde sabitleyemezler. bunu beceremedikleri için fetişler üretirler, buna yaklaşmak adına. tanrılar icat ederler, ama işlerine yaramaz hale gelince bunları bir kenara da atabilirler (çok kral iş lan aslında). bu siyah abiler eğitilebiliyorlar hegel'e göre, ama sağları solları belli olmuyor, "en korkunç, ürkütücü" şeyler de yapabiliyorlar. ki, "kültüre doğru eğilim" sahibi olmadıkları için, eğitilmeleri, eğitimlerinin kalıcı etkileri olması da zor. durum böyle olunca, bir başka hegelci erdeme de haiz olamıyorlar: ilerleyemiyorlar.

beyaz olmayan milletlerin inançları hakkındaki bu varsayımlar, elbette ki, kurumsal olarak amerika kıtasındaki ispanyol yayılması sırasında katolik kilisesi'nin tartışmalarına, oradan felsefeye bulaşıyor.

hegel bu incelemelerini "geographische grundlage der weltgeschichte"de genişletmiş (vorlesungen über die philosophie der geschichte başlıklı çalışmasında, "tarih felsefesi üzerine dersler") . tanrı ve yasa gibi nesnelliklerin bilincine sahip olmayan siyah adam, hegel'e göre, "doğal adam"dır, yani vahşi ortamda yaşayan, evcilleştirilebilir olmayan. ki dini de buna delalet eder: büyüden ibarettir ve herşeye kadir bir tanrı kavramından mahrum kalmıştır bu din.[2] idolünü siyah adam kontrol eder; esirgeyen tanrı, bağışlayan tanrı soyutlamasına ulaşamaz, teslim olamaz. insanın üstünde bir değer kabul edilmeyince de, yamyamlık da yapılır, katliam da, hegel'e göre.

ama bir nüans katar hegel: siyahlar, diğer vahşi halklarla karşılaştırıldığında, modern kölelik kurumunun ilerici etkileri sayesinde, kulturmenschen haline getirilebilmişlerdir. kiliseler kurmuşlar, rahipler çıkarmışlar, okuma-yazma öğrenmişler. öte yandan ispanyollar ve diğerleri amerika'da yerlilere yüksek batı kültürü götürdüklerinde bu vahşiler bir tek alkolizmi kapmışlar:

"die schwache des amerikanischen naturells war ein hauptgrund dazu, die neger nach amerika zu bringen, um durch deren krifte die arbeiten verrichten zu lassen; denn die neger sind weit empfanglicher fur europaische cultur, als die indianer, und ein englischer reisender hat beispiele angefuhrt, dass neger geschickte geistliche, aerzte u. s. w. geworden sind (ein neger hat zuerst die anwendung der chinarinde gefunden), wahrend ihm nur ein einziger eingeborner bekannt ist, der es dahin brachte, zu studiren, aber bald am uebergenusse des branntweins gestorben war."[3]

işte zurna zırt diyor: hrıstiyan olabilen siyah, kültür adamı olabilmiştir! tarihötesinden, dünya tinini yakalayarak, tarihin içine girebilmiştir.

bunun karşısında, güney amerika'nın "ilkellerinin" durumunu ümitsiz görür. bu coğrafyada "hayvanlar bile insanlar gibi aşağılık bir durumdadır", yerlilerin duruşları bile bozuktur, hrıstiyanlığı öğrenemezler, çocuk gibidirler. hatta, ispanyol kanı taşıyan melezler (creoleler), soylu ve üstün ispanyol karakterinden zerre etkilenmemiş gözükürler, ilkel atalarının töresini sürdürmeyi tercih ederler.

...

velhasıl, avrupalı, yüksek protestan ahlağı ile, hegel'e göre, kölelik denen o sevimsiz kurumu ilga edebilir, köle ile kurduğu ilişki avrupalıyı özgürleştirebilir. lakin hrıstiyan olamadığı müddetçe, özgürleşen kölenin çocukluk hastalığından kurtulması, tarihe dahil olması, mümkün gözükmüyor hegel'in gözüne. belli özelliklere sahip insanlar evrenselliğe temas edebilir, belli özelliklere sahip olanlar için durum ümitsizdir.

zira nedir, felsefenin tarihi de, tarih felsefesi de, bize benzeyen insanların fikirleri hakkında olmalıdır. buradan hegel'i lanetleyici bir ders değil, bu fikir üretim biçiminin (metateorik ayrıntıları ne kadar seksi olursa olsun) yapısal koşullarını, değişimini anlayabileceğimiz bir ders çıkarmak lazım. ya da şöyle bitireyim, benim kafam tarihsel-sosyolojik çalışıyor, felsefe ile hasbi tefekkür ilişkisi kuramıyorum, o yüzden hegelciler darılmasın.

...

[1] samtliche werke, der. hermann glockner (stuttgart: fromann, 1927), x, 73-74.
[2] aynı derleme, xi, 138-139.

[3] xi, 123-124.

David Hume

1711 yılında edinburgh'da dünyaya gelen iskoçyalı filozof ve tarihçidir. hume, edinburgh üniversitesi’nde tahsilini tamamladı, edebiyat ve hukukla ilgilendi. kısa bir süre ticaretle uğraştı, daha sonra fransa'ya gitti (1734) ve burada en önemli çalışması olan "insan doğası üstüne bir inceleme" (a treatise of human nature-1739) adlı eserini hazırladı. iskoç bir asilzadeye özel öğretmen olarak hizmet ettiği kısa bir dönem dışında bütün hayatını bilimsel çalışmalar ile geçirmiştir. yazılarının çoğunluğu felsefe, siyaset ve tarih üzerinedir. ancak nüfus, para ve uluslararası ticaret konularında da birçok makale yazmıştır. "ahlak ve siyaset üstüne denemeler" (essays moral and political-1741-1742), "ahlak ilkeleri üstüne araştırma" (an inquiry concerning the principles of morals-1751) ve "siyasî söylevler" (political discources-1752) adlı eserleri hume'un bir filozof olarak ün kazanmasını sağladı. düşünürün iktisadî görüşlerinin yer aldığı siyasî söylevler 18. y.y.daki önemli ekonomik eserler arasında yer alır ve şahsî arkadaşı adam smith üzerinde etkili olmuştur. ölümünden sonra çıkan eserleri şunlardır: dinin tabiî tarihi (natural history of religion); tabiî din üzerine diyaloglar (dialogues on natural religion); intihar ve ruhun ölümsüzlüğü üstüne deneme (on suicide and on the immortality of the soul). edinburgh barosu kütüphane müdürlüğüne getirilen hume, bu görevi sırasında yazmaya başladığı "ingiltere’nin tarihi" (history of england-1754-1762) adlı eseri ile para ve şöhrete kavuştu. paris'e elçilik katibi olarak gitti ve orada j.j. rousseau ile tanıştı. iskoçya'da bir yıl kadar müsteşarlık yaptı. ahlak ve teoloji alanındaki geleneksel hristiyan argümanları hakkındaki şüpheleri ve ampirik metodu tercih etmesi nedeniyle bütün fikirleri hakkında şüphe oluşturuldu. hume’un felsefesi, locke ampirizmine ve berkeley'in idealizmine dayanır.

hume, klasik liberal iktisatçıların yetişmesinde oldukça önemli bir rol oynadı ve ekonomik düşünceye önemli katkılarda bulundu. ödemeler dengesinin sürekli olarak fazla vermesini savunan merkantilist düşünceye cevabı olan "madeni para akım mekanizması" (specie-flow mechanism) varsayımı ekonomik düşünceye ilk katkısıdır. hume’un ülkelerarasındaki değerli maden akımını inceleyerek serbest ticaret neticesinde ülke parasının dışarıya kaçacağı ve ülkenin fakirleşeceği hakkındaki merkantilist düşünceyi eleştirmesi "paranın miktar teorisi" analizine önemli bir katkıdır. ihracat ve ithalat fazlasının ülke içinde yarattığı genel fiyat seviyesi değişmeleriyle, ödemeler bilançosunda otomatik dengeyi sağlayacağı yolundaki klasik teorinin ilk açıklaması hume'a aittir.

hume, kısa vadede para arzındaki değişmelerin faiz oranını pek fazla etkilemeyeceğini, ancak ekonomik büyüme ile atbaşı gidiyorsa uzun dönemde para arzındaki artışın faizleri düşüreceğini öne sürerek takipçilerinin "sürünen enflasyon teorisi" (the theory of creeping inflation) varsayımlarından bahsetmelerine neden olmuştur.

hume'un ekonomik düşünceye üçüncü katkısı modern ticarî topluluklardaki politik hürriyetin artması ile bireycilik ve ticaretin gelişmesi sonucunda gündeme gelen siyasi desantralizasyon arasında içsel bir bağlantı olduğu düşüncesidir. kısaca, politik hürriyet ekonomik hürriyetten kaynaklanır. smith için bu çok önemli bir katkı sayılır.

hume, serbest ticaretin, kaynakların daha rasyonel dağılmasını sağlayacağını savunmaktaydı. ekonomi alanındaki önemli yazıları "writings on economics" (1752-58) adı altında toplanmıştır.

başlıca eserleri:

-- dialogues concerning natural religion, indianapolis, bobbs-merrill, 1947.

-- essays moral, political and literary, london: longmans, green, 1882.

-- writings on economics, madison, university of wisconsin press, 1955.

-- hume on religion, (r. wollheim. ed.) london: collins, 1963.

-- an enquiry concerning the principles of morals, 2nd ed, la salle, ill: open court, 1966.

-- moral and political philosophy, new york: hafner pub. co. 1972.

-- a treatise of human nature, oxford: clarendon press, 1960.

-- theory of politics: containing a treatise of human nature book iii, parts i and ii, and thirteen of the essays, moral, political and literary, austin, university of texas press, 1953.

-- the natural history of religion, calif stanford, stanford university press, 1957.


-- political essays, cambridge: new york: cambridge university press, 1994

16 Aralık 2015 Çarşamba

Lillian Hellman

aramızdan ayrıldığı güne kadar stalin'i savunmaya devam etmiş iflah olmaz bir stalinist olan lillian helman, kendisi gibi sıkı bir solcu kimliğine sahip, fakat kendisinin aksine anti-stalinist görüşleri savunan meslektaşı mary mccarthy ile hayatı boyunca didişmiştir. troçkist mary mccarthy de, lillian hellman gibi zamanının en önemli kadın yazar ve eleştirmenlerinden biriydi, fakat ikisi de - spaghetti western filmlerindeki "bu kasaba ikimize dar" repliğini andıran bir vaziyet sonucu - makalelerinden, oyunlarından, eleştirilerinden çok birbirleriyle olan kavgaları, atışmaları, uysun uymasın her ortamda birbirlerine laf sokuşturmaları ile ünlü olmuşlardır (anglo-amerikan edebiyat dünyasına o zamanlar iki güçlü kadın sesi fazla mı gelmiş nedir?) keza bugün de öncelikle 30 yıllık münakaşalarıyla hatırlarız onları, aklımıza geldikleri ender zamanlarda isimlerini beraber anarız. öyle ki, bu efsanevi düşmanlık "contentious minds: the mary mccarthy/lillian hellman affair" isimli bir tiyatro oyununa ilham kaynağı bile olmuştur (ben seyretmedim, filmi çevrilince seyredeceğim ama.)

bu otuz yıl savaşları'ndan günümüze ulaşan, bizlere miras kalan ise çok hoş bir özlü söz, pek neşeli bir ayar klasiğidir: 18 ekim 1979 tarihinde mary mccarthy pbs'de yayınlanan "the dick çavett show" isimli edebiyat ağırlıklı söylesi programına çıkar, ve de söz tabii ki dönüp dolaşıp lillian hellman ile ne alıp veremediği olduğuna gelir. ve de mary mccarthy şu unutulmaz cümleyi sarfeder: ""every word she writes is a lie, ıncluding 'and' and 'the.'" ("o kadının yazdığı her sözcük yalandır, "ve" ve "o" dahil olmak üzere.")

bunun üzerine hellman hem mary mccarthy'e, hem de pbs televizyonuna kendisine hakaret edildiği ve iftira atıldığı iddiasıyla dava açar. edebiyat dünyasını ikiye bölen bu dava (evet, çok fuzuli işlerle uğraşıyorlarmış gerçekten, gerçi "şimdi daha mı anlamlı işlerle uğraşıyorlar edebiyat eleştirmenleri?" diye soracak olursanız verecek cevap bulamam, gözlerimi kaçırırım, ayaklarımı birbirine sürterim, konuyu değiştiririm, parantezi kapatırım.) 5 yıl kadar devam etti, entel sofralarına çerez oldu; netekim lillian hellman'ın 1984'te ebediyete intikal etmesi sonucunda (bkz: to meet marx) dava da sonuçlanamadan düştü maalesef. zaten mary maccarthy de 5 yıl sonra (1989) - etrafta didişecek, ayar maratonlarına girişecek kimse bulamadığından olsa gerek - lillian hellman'ın yanına göçtü gitti.


şahsi kanaatim, cehennemin sadece çok ama boş konuşan entelektüellere ayrılmış 13. katında (bkz: dantes inferno) birbirlerine laf atmaya, "lillian'in yüzündeki çizgiler grand canyon'dan derin", "mary mal mal sırıtmasa daha iyi olacak, zira dişleri hardal rengi" şeklinde didişmeye devam ettikleridir.

John Stossel

kendisine bir libertarian (besim tibuk'un daha az saçmalayan versiyonu diye düşünün) havası vermeye çalışşa da, akıl mantık sahibi her libertarian'a "eğer o libertarian ise, bana komünist demenizi istiyorum arkadaşlar" dedirtecek kadar tutarlılıktan uzak, sağduyudan yoksun, muhabirlik etiğinden bihaber bir...gazeteci diyemiyorum...medya maymunudur. reha muhtar'a şapka cıkarttırabilecek bir demagoji uzmanı, polemik ustasıdır. amerika'da ikamet edenler kendisini cuma geceleri (10pm eastern, 9pm central) abc kanalında, 20/20 isimli magazin programının (televole anlamında değil tabii, "arena" - hala var mı emin değilim - ve "teketek" karışımı denilebilir sanırım) son 10 dakikasında izleyebilirler.

gazeteciliğin yüzkarası olmasının yanısıra, kendisi için çalışanlara hayatı zindan eden, yardımcılarını sık sık ağlatan, stajyerleri yerin dibine batıran, kimsenin yanında birkaç aydan fazla dayanamadıgı, kısacası akıllara ziyan bir patron olmasıyla da ünlüdür ("ünlü" derken, en azından medya çevrelerinde öyle bir şöhreti vardır anlamında, yoksa sokaktaki adama sorsanız "john sto..kim?" der büyük ihtimalle.)

hem gazetecilik etiğine ihanetini, hem de staffine olan tavrını daha iyi anlayabilmeniz için yanında çalışan yapımcı ve asistan yapımcılara dağıttıgı 1 sayfalık memorandumdan iki alıntıyla bitireyim bu hakkında düşündükçe sinirimi bozan adam hakkındaki entryimi:

"you can but do not need to write questions for me; i would prefer "bites" you would like me to elicit" ("isterseniz [röpartaj yapacağım insanlara sormam için] bana soru hazırlayabilirsiniz, ama buna gerek yok; karşımdakine söyletmemi istediğiniz cümleleri, "sound bite"'ları hazır etmenizi tercih ederim.")

benim buradan anladıgım, john stossel daha söyleşiyi yapmadan ne duymak istediğine, mülakat yaptıgı kişiye ne dedirtmeye çalışacagına karar vermiş oluyor, söyleşinin kendisi o cümleleri söyletmesi için vesile, onun dışında formalite icabı oluyor sadece - ki bu durumda da sürekli "habercilikte tarafsızlık ve doğruluk komitesi" tarafından cezalandırılmasına şaşmamak gerek.

"my life is often scheduled to the minüte. i will almost always be on time. please do not make me wait unnecessarily." ("benim hayatım çoğunlukla dakikası dakikasına planmıştır. ben hemen her zaman dakik olurum. lütfen gereksiz yere bekletmeyin beni.")


buradaki istek oldukça makul olsa da, tarzdaki "nöbetçiler atımı getirin" edası, zoraki kibarlık katılmış kısa emir cümleleri, bu samimiyetsizlik, bilmiyorum bir tek bana mı batıyor bütün bunlar, john stossel'ın gergin suratı bir tek beni mı geriyor? herhalde bir tek beni geriyor olsa gerek, bize ne aslında elalemin empati, sempati ve haysiyet yoksunu amerikalı televizyon şahsiyetinden?

State of the union

amerikan anayasasının 2. kısmının 3. maddesinde yürütme organının başı olarak başkana verilen "kongreye zaman zaman birleşik devletlerin durumu hakkında rapor sunma" görevinin başkan tarafından temsilciler meclisi kamarasında yapılan yıllık konuşma ile yerine getirilmesidir. şöyle der amerikan anayasası: ""the president shall from time to time give to congress information of the state of the union and recommend to their consideration such measures as he shall judge necessary and expedient." (article ii, sec. 3, u.s. constitution)

ilk state of the union konuşmasını 1790 yılında george washington yapmıştır. new york'ta wall street'e giderseniz (ki kesinlikle gidin bence, "wall street" yazısının önünde bir resim çektirin, eşe dosta gösterirsiniz), orada "federal hall" adında, girişi ionic sütunlarla bezenmiş, ve önünde george washington'ın heykeli olan bir yapı göreceksiniz (new york borsası'nin hemen solunda, j.p. morgan binasının tam karşısında); işte george washington o binada yapmıştı konuşmasını, zira o zamanlar başkent new york idi, ve de kongre wall street'in göbeğinde toplanıyordu (wall street bankerleri ile milletvekilleri ve senatörler yolda göz göze gelmemeye dikkat ederlerdi o zamanlar, pek sevmezlerdi birbirlerini.) george washington o konuşmasında north carolina eyaletinin birleşik devletler'e kabul edildiğini açıklayarak dinleyenlere ve north carolinalılara hoş bir sürpriz yapmıştır (bu haberin north carolina'ya ulaşması 8 ay kadar sürmüş tabii.) bir başka gereksiz trivia da, george washington'ın konuşmasının tarihteki en kısa state of the union konuşması olduğudur (833 sözcük). en uzun konuşma ise 25,000 sözcük ile (2.5 saatten uzun) harry truman'a aittir, 1946 yılında, 2. dünya savaşı'nın hemen ertesinde yapılmıştır (biraz övünmek istemiş olsa gerek, anlayış göstermek lazım.)

2. başkan john adams da her yıl kongre'yi toplayarak bir konuşma yaptıysa da, 3. başkan thomas jefferson "s" harfini tıslıyarak söylediği, ve bu sebeple demeç vermeyi, kitlelere seslenmeyi pek sevmediği için "ittihatin durumu" hakkındaki raporunu kongre'ye yazılı olarak iletmiştir (konuşma yapmamayı tercih etmesinin bir sebebi de, başkanın kongre'de konuşmasının, ingiltere kralı'nın parlamento'da konuşma yapması geleneğini çağrıştırdığını düşünmesi, ve de daha yeni bağımsızlıklarını ilan ettikleri birleşik krallik'in geleneklerini taklit etmek istememesiydi.) 1913'e kadar yazılı olarak gönderilen bu rapor, woodrow wilson tarafından tekrar kongre'de verilen bir konuşmaya çevrilmiş, calvin coolidge'in 1923'teki konuşmasının radyodan yayınlanması ile tüm ulusa sesleniş haline dönüşmüştür (1947'den beri de televizyondan yayınlanmakta, ve günümüzde belli başlı tüm kanallarda - abc, nbc, çbs, fox, cnn, vs, vs. - canlı olarak yayınlandığı için, akşam akşam başkanın mendebur süratını görmek istemeyen ve televizyonda seyredecek başka bir şey bulamayan amerikalıları çileden çıkartmaktadır.) bu yıllık rapora ilk defa "state of the union address" ismini veren ise franklin d rooseveltdir (ben anayasanın yukarıda alıntıladığım maddesinde geçen "state of the union" ibaresinden esinlendiğinden şüpheleniyorum.)

konuşmaya tüm temsilciler meclisi üyeleri, tüm senatörler, bakanlar, genelkurmay başkanı, kuvvet komutanları, diğer üst düzey hükümet görevlileri, büyükelçiler, ve anayasa mahkemesi üyeleri davet edilir. bunun yanısıra "sokaktaki adam"ı temsil etmek üzere özenle seçilmiş birkaç sıradan vatandaş da başkanın ailesinin ve özel davetlilerinin oturduğu locadaki yerlerini alırlar, hatta genelde başkan konuşmasının bir yerinde onlarla ilgili dokunaklı bir hikaye anlatır ("mary antoinette 3 çocuk sahibi çalışan bir anne. benim ekonomik programım onun cebine fazladan tam $318 vergi iadesi koyacak." gibi) ve böylece onları politik amaçlarına alet eder. sadece her yıl bakanlardan bir tanesi kongrenin konuşma sırasında saldırıya uğraması veya yıkılması durumunda yeni hükümeti kurması ve hükümetin devamlılığının sağlaması için konuşma boyunca washington dc dışındaki gizli bir sığınakta tutulur ("allahın tarım bakanı nasıl bütün milletvekillerini, senatörlerini, bakanlarını, en üst düzey komutanlarını ve yargıçlarını kaybetmiş bir hükümetin devamlılığını sağlayacak?" derseniz, o kadarını ben de bilemiyorum, çok da merak etmiyorum aslında.)

george w bush un 28 ocak 2003 ulusa seslenişi'nde - yani geçen seneki state of the union konuşmasında - bu talihsiz görevi adalet bakanı john ashcroft üstlenmiş. john ashcroft'un dini inançları sebebiyle kesinlikle dansetmediğini, 2000 yılında missouri'deki senato yarısında seçim gününden 3 hafta kadar önce uçak kazasında ölen rakibine yenildiğini (ölen adayın karısı senatoya atanmıştı eyalet valisi tarafından) ve de adalet bakanlığı binasındaki bir çıplak kadın heykelinin üstünü örttürdüğünü biliyor muydunuz?. biraz korkutucu bir adam, evet.

konuşmanın sürekli olarak alkışlarla bölünmesi gelenektendir (george w bush'un bu sene yaptığı 75 dakikalık konuşma 73 defa alkışlarla kesilmiştir. üşenmedim, oturdum saydım tek tek)her alkışa kimlerin katılacağı ve alkışların ne kadar süreceği gereksiz derecede karmaşık adab ı muaseret kurallarına bağlıdır. en uzun ve güçlü alkışlar, konuşmanın başındaki klasik "ülkemizin durumu çok iyi" (genelde "the state of our union has never been stronger" denir) ve en sondaki "tanrı sizi, ve amerika'yı korusun" ("may god bless you, and god bless america") sözlerinden sonra kopar. "amerika güçlüdür, amerika güzeldir, bu cennet vatan hepimizin" gibi genelgeçer laflar tüm (seçilmiş) dinleyiciler tarafından alkışlanırken, daha ideolojik sözler ve yasa önerileri ("vergileri düşüreceğim" veya "savunma bütçesini arttıracağım" gibi), sadece başkanın ait olduğu partinin milletvekilleri ve senatörleri tarafından alkışlanır, diğerleri mum gibi otururlar, önlerine bakarlar, duvarlardaki kabartmalara, işlemelere bakarlar, (kanuni sultan süleyman'ın da kabartması vardır mesela, yüzünüzü kürsüye verince sol arka tarafta) rahatsız rahatsız kıpırdaşırlar, alkışın bitmesini beklerler. büyükelçiler sadece başkanın salona giriş ve çıkışı sırasında alkışlarlar, ordu mensupları ise sadece genelgeçer sözleri alkışlarlar, siyasal söylemleri alkışlamazlar.

başkanın hiçbir sözünü katiyetle alkışlamayan tek dinleyici grubu ise anayasa mahkemesi üyeleridir. yargının bağımsızlığı ilkesine gölge düşmemesi için "amerika da güzel bir ülke yahu" veya "birliğimizin durumu gayet iyi" gibi en masum sözleri bile alkışlamazlar, en ön sırada dut yutmuş bülbül gibi otururlar (konuşmadan hemen önce senato salonunda verilen kokteylde dut servisi yapılmaktadır.) meclis başkanı ve de başkan yardımcısı ise başkanın tam arkasında oturdukları için (meclis başkanı başkanın sağ tarafında, başkan yardımcısı ise sol tarafında), başkanın her söylediğini alkışlamak durumundadırlar (zaten alkışın ne zaman biteceğini de diğer dinleyicilere onlar belli ederler; o ikisi alkışlamayı bırakınca, diğer dinleyiciler de onlardan tüyo alarak ellerini çırpmayı bırakırlar, yerlerine otururlar.)

konuşmanın bitmesinden hemen sonra başkanın partisinin rakibi olan diğer büyük partiden (yani başkan demokratsa cumhuriyetçilerden, cumhuriyetçi ise demokratlardan) önceden seçilmiş bir politikacı, başkanın konuşmasında söylediklerine daha kısa bir konuşma ile cevap verir, "tez-antitez" yöntemiyle başkana laf yetiştirir (ama bir senteze ulaşılmaz sonuçta). bu konuşma - ki kongre'de yapılmaz, genelde politikacı kendi ofisinden hitap eder halka - tüm kanallardan canlı yayınlandığı halde, genelde pek kaale alınmaz (mesela biraz önce george w bush'a karşılık washington eyaleti valisi gary locke konuştu, ama kimsenin dinlediğini sanmıyorum. adam en sonunda kameraya iyice yaklaşıp "arkadaşlar, dinler misiniz lütfen, çok ayıp oluyor ama" demek zorunda kaldı.)


bir de aynı yıllık konuşmanın eyalet valileri tarafından eyalet meclislerinde yapılanları vardır, onlara da "state of the state" denir (yani "eyaletin durumu"). bu "state of the state" terimi "eyaletin eyaleti" veya "durumun durumu" anlamına da gelebileceği için benim hep çok komiğime gitmiştir. ama bilinçli bir amerikalı olarak (ki değilim), her yıl muhakkak sayın eyalet valimin "state of the state" konuşmasını dinlemeye, eyaletimin durumu hakkında bilgi edinmeye özen gösteririm.

Gerard Krefft

19. yüzyılda yaşamış alman asıllı avustralyalı zoolog, doğabilimci ve kurator. (iyice banal olayım: doğum yılı 1830 - ölüm yılı 1881)

"tarihe adını - bırakın altın harfleri - kurşun kalemle bile yazdıramamış, böylesine marjinal, sıradan, önemsiz bir karakterin kutsal bilgi kaynağımızda ne işi var?" sorusu aklınızdan geçiyorsa, bay krefft'in sözlüğümüzün* baş köşesine oturmayı hak ettiğine sizleri inandırmak için sizlere sayın krefft'in şu iki akıl almaz anekdotunu, şu absürt icraatlarını aktarmak isterim:

bay krefft, doğabilimci ve zoolog kimliğiyle 1857 yılında avustralya'nın "kuzey victoria" bölgesinde araştırmalar yaparken - daha sonra "domuz ayaklı bandicoot olarak adlandırılan - ve o güne kadar hiç görülmemiş bir hayvan yakalamış (daha doğrusu, biri dişi biri erkek olmak üzere iki tane yakalamış.) yeni bir hayvan cinsi keşfetmiş olmanın bilinci ve heyecanıyla dönüş yolculuğuna hazırlanırken erzağının tükenmeye yüz tuttuğunu fark eden krefft, "eeh, nasıl olsa daha çok vardır bunlardan, gelir yine buluruz" diyerek, bir bilimadamından asla beklemeyeceğiniz - benim havsalamın hala alamadığı - bir karar vermiş, ve de "domuz ayaklı bandicoot"ların ikisini de (kızartıp) afiyetle yemiş. daha sonra anlaşılmış ki, bu iki zavallı hayvan türlerinin son örnekleriymiş, ve de krefft açlığına yenik düşerek nesillerinin tükenmesine sebebiyet vermiş.

"bir canlı türünün neslini tüketen ilk bilimadamı" ünvanını ele geçirmekle yetinmeyen sevgili gerard, keşif gezisinden döndükten sonra zooloji alanındaki çalışmalarına bir süre ara vererek sidney'deki "avustralya müzesi"'nde yardımcı kurator olarak görev almış. 4 yıl sonra aynı müzede müdürlük makamına yükselen krefft, bu görevi 12 yıl kadar sürdürdükten sonra bu saygın müzeden (ve avustralya'dan) kovulmuş. niçin mi? çünkü müdürlük maaşıyla yetinmek istemeyen sayın krefft'in, ek iş olarak müze müşterilerine pornografik kartpostal satıcılığı yaptığı ortaya çıkmış (kesinlikle uydurmuyorum). adamdan insanlık ve bilim adına utanma hissiyatıyla, kendisine hayranlık besleme duyguları arasında gidip gelmekteyim, zihnimi bu ikilemden uzaklaştırmak için izninizle pornografik kartpostal koleksiyonuma yöneliyorum.


Silly

her sözcüğün bir öyküsü var." diye düşünüp iç geçirenleri, dile meftun insanları, amatör dilbilimcileri bugün "silly" sözcüğünün tarihçesini öğrendiğimde daha iyi anladım. günümüzde "budala, şapşal, sersem, salak" vb. anlamlarda kullanılan silly sözcüğü aslında etimolojik hayatına eski ingilizce'de "kutsanmış/kutsal"* manasında bir kelime olarak başlamış. fakat, gel zaman git zaman, "kutsanmış"'ın içersindeki "masumiyet" iması ön plana çıkmış, "silly"'nin özgün anlamı yavaş yavaş unutulmuş, ve ortaçağlara gelindiğinde "silly" artık sadece "masum" anlamında kullanılır olmuş. mesela 1400 yılı civarında şöyle cümlelerde karşımıza çıkıyor silly: "cely art thou, hooli virgyne marie" (silly art thou, holy virgin mary) ("hooli"'ye ben de güldüm.) fakat silly'nin evrimi bununla da kalmamış, "masumlara şefkat gösterilmelidir; masum olan, şefkatı hakedendir." mantığıyla, bir sonraki aşamada "şefkat görmeyi hakeden, merhamet gösterilesi" anlamı da yüklenmiş silly sözcüğünün omuzlarına. mesela 1470'ten kalma bir duvar yazısı şöyle diyor: "sely scotland, that of helpe has gret neide" (yine temizleyelim ingilizcesini: "silly scotland, that of help has great need.") lakin, silly'nin tuhaf etimolojik macerası burada da bitmiyor. kim şefkate muhtaçtır, kimlere şefkat gösterilir? zayıf, güçsüz, aciz olanlara. "silly" sözcüğünün de bir metamorfoza daha uğrayıp "zayıf, aciz" manasında bir sözcüğe dönüşmesi uzun sürmemiş. (yaklaşık 200 yıl sürmüş aslında, ama evrenin yaşı veya homo sapiens sapiens'ın tarihçesi düşünüldüğünde pek de uzun sayılmaz.) misal olarak 1663'ten kalma şu salata tarifine bakalım: "thou onely art the mightie god, but i a sillie worm." (you only are the mighty god, but i am a silly worm. sanırım "salatanıza solucan eklemeyi unutmayın" diyor burada şair.) (solucanlı esprimle midenizi bulandırmadım umarım. eğer "solucan" kısmı değil de, esprinin kalitesizliği midenizi bulandırdıysa, bir şey diyemem.) neyse, geçtiğimiz 300 yıl içinde son bir dönüşüme uğrayan "silly", "zayıf, aciz, muhtaç" anlamını kaybederek, önce "zayıf"'ın akrabası sayılabilecek "cahil, basit" manasına oradan da kısa bir vapur yolculuğuyla "şapşal, sersem, salak" manalarına ulaşmış, "kutsanmış" veya "masum, saf" gibi anlamlarından eser kalmamış.


gün gelir de zaman yolculuğu teknolojisi icat edilirse, siz de kalkıp 1300'lerin ingilteresine yolculuk yapacak olursanız, aman dikkat edin, silly kelimesini "şapşal, salak" gibi anlamlarda kullanmayın, gülünç duruma düşersiniz, alay konusu olursunuz. bir de o zamanlarda "hello" kelimesi "eşinize karşı derin duygular besliyorum, onunla cinsel münasebete girmeyi arzuluyorum" demekmiş, o hususta da uyarmadı demeyin.

Newcomb paradoksu

ilk defa californialı fizikçi william newcomb tarafından ortaya atılan, daha sonra princeton'daki bir davette matematikçi david kruskal tarafından robert nozick'e anlatılan ("nereden biliyorsun?" demeyin, oradaydım elbet, kulak misafiri oldum sohbetlerine), ve de nozick'in doktora tezinde kendisinden bahsetmesi, daha sonra da 1969'da journal of philosophy'de hakkında bir makale yayımlamasıyla müthiş yankı uyandıran, dünya çapında üne kavuşan, o günden beri de hararetle tartışılan, fakat bir türlü çözülememiş, üstünde görüş birliği sağlanamamış muhterem paradoks. nozick'e bu paradoksu duyduğu davet için "hayatımda katıldığım en önemli davet" dedirten paradoks. kısaca tekrarlamak gerekirse, önünüzde 2 kutu var, a ve b kutuları. b kutusunda ş1,000, a kutusunda da ya hiçbir şey, ya da 1 milyon dolar var. size ya sadece a kutusunu, ya da her iki kutuyu da alma seçeneği veriliyor. işin ilginç yönü, size bu soruyu soran varlık, yapacağınız seçimi önceden tahmin edebilen, ve de tahminlerinde %99 gibi yüksek bir doğruluk oranı tutturabilen bir yaratık (bunun bir cin, beyninizi tarayabilen yüksek teknoloji ürünü bir makine, veya tanrı olduğunu düşünebilirsiniz, hiç fark etmez.). bu yaratık (ki ona bu noktadan sonra "mahmut abi" diyeceğiz), daha önce de sizin seçimleriniz hakkında doğru tahminlerde bulunmuş, ve de onun tahmin yeteneğine gerçekten güveniyorsunuz. ve mahmut abi eğer sadece a kutusunu alacağınızı tahmin ederse a kutusuna 1 milyon dolar koyuyor, her iki kutuyu da almayı seçeceğinizi tahmin ederse a kutusunu boş bırakıyor. mahmut abi dün sizin seçiminiz hakkında bir tahminde bulunmuş ve a kutusunu ona göre 1 milyon dolarla doldurmuş (ya da boş bırakmış), sonra da kutuları kitlemiş, ve de sevgilisini koluna takıp fethiye'ye tatile gitmiş. şimdi iş sizin seçiminizi yapmanıza geliyor: sadece a kutusunu mu istiyorsunuz, yoksa her iki kutuyu da mı? nedir tercihiniz?

ilk anda "sadece a kutusunu alırım" seçeneği doğru gibi görünüyor, zira eğer sadece a kutusunu alırsanız mahmut abi bunu %99 ihtimalle önceden tahmin etmiş ve o kutuya 1 milyon dolar koymuş olacak. (aynı şekilde eğer iki kutuyu da almaya kalkarsanız mahmut abi bunu tahmin ederek %99 a kutusunu boş bırakmış olacak).bir şey daha ekleyelim: bu oyunu sizden önce oynamış olan arkadaşlarınızla konuştuğunuzda, tek kutuyu seçenlerin büyük çoğunluğunun (diyelim ki %99) dolar milyoneri olduğunu, her iki kutuyu da seçenlerin ise olmadıklarını da öğreniyorsunuz, bu da sadece a kutusunu seçmenin ne kadar akıllıca olacağı gerçeğini bir kere daha yüzünüze çarpıyor.

fakat, mahmut abi tahminini dün yaptı ve ona göre a kutusuna dün 1 milyon dolar koydu veya koymadı. sizin seçiminiz bu noktadan sonra a kutusunun içeriğini değiştirmeyecek; mahmut abi ne yapmış olursa olsun, eğer her iki kutuyu da seçerseniz, sırf a kutusunu seçtiğinizde olduğunuzdan 1000 dolar daha zengin olacaksınız. sadece a kutusunu seçmek, size sunulan 1000 dolara "istemem, kalsın" demekten başka bir şey olmayacak. şöyle düşünün: kutuların arkası camdan yapılmış, ve masanın öbür tarafında eşiniz oturuyor ve de her iki kutuda da ne olduğunu görüyor. o, kutuların içinde ne olduğunu görerek, ne yapmanızı isterdi? her durumda "iki kutuyu da al!" diye bas bas bağırmaz mıydı, yalvarmaz mıydı? yalvarırdı, ben olsam yalvarırdım en azından..

işte, "newcomb paradoksu"nu paradoks yapan da bu zaten. seçiminizin ne olması gerektiği konusunda gayet inandırıcı ve sağlam iki argüman var, ve bunlar birbirine zıt iki sonucu destekliyorlar. ilki "beklenen fayda"yı en üst düzeyde çıkarma* prensibinden hareket ediyor: eğer mahmut abi'nin tahminleri %99 oranında doğru çıkıyorsa, sadece a kutusunu seçmenin beklenen faydası 99 x ş1,000,000 + .01 x ş0 = ş990,000. her iki kutuyu da seçmenin beklenen faydası .99 x ş1,000 + .01 x 1,001,000 = ş11,000. ş990,000 > ş11,000, o zaman sadece a kutusu seçilmeli. diğer argüman ise "üstünlük prensibi"* üzerine kurulu: eğer bir seçim her durumda başka bir seçimden üstün sonuçlar veriyorsa, o seçim tercih edilmelidir. bu durumda da 2 kutuyu da almak, sadece a kutusunu almaktan her zaman (a kutusu boş da olsa, dolu da olsa) 1000 dolar fazla kazanmanıza sebep olacaktır, o yüzden her iki kutuyu da alın gidin, 1000 dolar cebinize fazladan kâr kalır, reina'da güzel bir akşam yemeği yersiniz.

mantıken her iki argüman da aynı anda doğru olamaz, fakat ikisi de yanlış değil. buyrun buradan yakın...

nozick 1969'da yayımladığı makalesinde şöyle demiş: "bu problemi derslerde olsun, arkadaş çevrelerinde olsun, birçok insana sordum; ve de sorduğum herkes sorunun cevabının çok açık ve bariz olduğunu söylediler. ne var ki, insanların yarısı tek kutuyu, diğer yarısı da her iki kutuyu da alma taraftarıydı, ve de büyük çoğunluk kendisi gibi düşünmeyenlerin ahmaklık, şapşallık ettiğini düşünüyordu, nasıl bu kadar basit bir gerçeği göremediklerine şaşıyordu." martin gardner aynı paradoksu 1973'te scientific american'da yayımladığında, ve de okuyucularına "siz ne yapardınız?" diye sorduğunda, okuyucalardan sürüyle mektup gelmiş, ve de cevap verenlerin yaklaşık %70'i "tek kutu" seçiminden yana olduklarını söylemiş. (cevap verenlerin arasında isaac asimov da varmış ve o "sırf o yaratığa - ki bu yaratığı asimov tanrı olarak görmüş - kıllık olsun diye her iki kutuyu da alırdım, özgür irademi böyle ifade ederdim, nanik çekerdim tanrı'ya" demiş.) paradoksu ilk ortaya atan newcomb ise tek kutuculardanmış. nozick ise önce çift kutuculardanmış, fakat daha sonra kendi kendine "eğer b kutusunda 1,000 değil 1 dolar olsa, herkes tek kutucu olur. 1,000 değil 900,000 olsa, herkes çift kutucu olur, demek ki kimse cevabını gerçekten mantıksal temellere dayandırmıyor. eee, o zaman sıçayım böyle paradoksun içine." demiş (son cümleyi ben uydurdum elbet, koca nozick'e yakışır mı öyle "paradoksun içi" falan demek.)

ortaya atıldığından beri geçen 40 yılda bu paradoksa verilen cevapların, bulunduğu iddia edilen çözümlerin haddi hesabı yok. hatta bu paradoksu zaman içersinde schrodingerin kedisine, maxwellin cinine, mahsun kırmızıgülün parmak izine bağlayanlar çıkmış. lakin, daha bilim ve felsefe dünyalarını tatmin eden bir çözüm bulunmuş değil bu paradoksa. (tabii her paradoksun çözümü olacak diye bir şey de yok.). bu yönüyle de 2,500 yıldır kafa kurcalayan zeno paradokslarına rakip olacakmış gibi görünüyor şimdilik.


bu paradoksu meşhur eden, akademik dünyanın görüş alanına sokan robert nozick, ölmeden kısa bir süre önce şöyle yazmış: "ne kadar güzel bir problem. keşke benim olsaydı." sen de pek melankolikmişsin bob.. (ama hissiyatını paylaşmıyor değilim.)

Sparta

kendisine rakip olabilecek bütün yunan şehir-devletlerini ya savaşarak ya da anlaşarak sindiren makedon kralı ikinci philip (tarih onu askeri ve diplomatik başarılarından ziyade büyük iskender’in babası olmasıyla hatırlayacaktır), gözünü balkan yarımadası’ndaki mutlak hakimiyetinin önündeki son engel olan serkeş spartalılara çevirir. spartalılara gözdağı vermesi için yaşadıkları ve hüküm sürdükleri lakedemonia (lakonik sözcüğünün etimolojisi de bu kelimeye dayanır) bölgesine gönderdiği elçisi, cebinde kral ikinci philip’ten şu mesajı taşımaktadır: “derhal temerrütten vazgeçmenizi, ve daha fazla gecikmeden hakimiyetime boyun eğmenizi temenni ve tavsiye ederim. eğer ordularımı topraklarınıza sokarsam, bütün tarlalarınızı imha edeceğim, bütün şehirlerinizi yakıp yıkacağım, ve tüm spartalıları işkenceden geçirdikten sonra öldüreceğim.”


spartalılardan kısa bir süre sonra cevap gelir: “eğer.”

Zimbardo deneyi

prof.dr. philip g. zimbardo ve ekibi tarafından her detayı ince ince düşünülmüş bir sosyal psikoloji deneyi. örnek vermek gerekirse bu deneyde gardiyan rolünü üstlenen öğrencilerin gözündeki kocaman çerçeveli güneş gözlükleri, bu gardiyanların duygularının mahkumlar tarafından anlaşılamaması için bilinçli olarak kullanılmıştır.

bu gibi sosyal psikoloji deneylerinin tartışılmasının nedeni, deneyin asıl amacının saklı tutulması değil, deneklere başta söylenmeyen koşullar ve bu koşulların denekler üzerindeki olası olumsuz etkileridir. zimbardo deneyi'nde de mahkum olan deneklere kötü muamele görecekleri söylenmiş, ancak bu muamelenin gerçek hapishanelerde uygulananlardan biraz farklı olacağı deneyden elde edilecek sonuçların güvenilirliği açısından söylenmemiştir. deneyin en önemli koşullarından biri hapishanedeki baskı ortamının bir an bile bozulmaması ve mahkum öğrencilere neredeyse yirmi dört saat psikolojik olarak işkence edilmesidir. öyle ki bir ayağına zincir bağlanmış bir halde uyumak zorunda olan mahkumlar, yatakta dönmek isterken diğer ayaklarına çarpan zincirin verdiği acıyla uyanıp hapishanede olduklarını hatırlamaktadırlar. prof. zimbardo'nun bu detayla ilgili defterine düştüğü şu not can alıcıdır: "rüyalarında bile bu hapishaneden kaçmalarına imkan yoktu." '416 no.lu mahkum' ise yapay stanford hapishanesi'yle ilgili aşağı yukarı şunları söylemektedir: "devlet yerine psikologlar tarafından idare edilen bir hapishane, nihayetinde bir hapishane."

prof. zimbardo'nun altı günlük kısa deney süresi içinde istemdışı olarak bir araştırmacıdan ziyade hapishane müdürü gibi düşündüğünü ve davrandığını fark etmesi; gardiyanlık konusunda hiçbir eğitim almamış öğrencilerin mahkumlar arasındaki birlik ve dayanışmayı kırmak için kendi aralarında yaptıkları görüşmeler sonucunda uygulamaya karar verdikleri yöntemlerin gerçekte de uygulanan yöntemler olduğunun öğrenilmesi; başlangıçta birkaç hafta süreceği bildirilen deney, işler iyice çığrından çıkmak üzere olduğundan (açlık grevleri, histeri krizine tutulan mahkumlar, isyan eden aileler, kaçış planları) bir haftayı doldurmadan sona erdirilince mahkum rolündeki denekler alacakları ekstra maaştan oldukları halde mutluyken gardiyanların çoğunun deneyin erken bitmesinden dolayı rahatsız olmaları bendenizi dehşete düşüren notlar arasındadır.


özet olarak, etik olup olmadığı tartışıladursun, zimbardo deneyi bize insan davranışlarını anlama konusunda inanılmaz değerli bilgiler veren sıradışı bir deneydir.

15 Aralık 2015 Salı

Frederick Forsyth

pek çok yazar hikaye veya romanlarında daha canlı ve gerçekçi karakterler çizebilmek, mekan ve olay tasvirlerinin sırıtmamasını sağlamak, kısacası eserlerine inandırıcılık kazandırmak için yazdıkları konu hakkında derinlesmesine araştırmalar yaparlar. hatta bu yazarlardan yeterince cesur, azimli ve zengin olanları mümkünse yazmayı düşündükleri olayları bizzat yaşarlar, inceleyecekleri dünyalara – kısa bir sure için de olsa – dahil olurlar (mesela george orwell ispanya’da devrimcilerle beraber savaşıp daha sonra “homage to catalonia”’yı yazmakla kalmamış, hayvanlar çiftliğini kaleme almadan önce de 3 ay bir ahırda yaşamıştır, hayatının gizli kalmış bir yönüdür) fakat, bu araştırmacı ruhlu yazarların hiçbirisinin yazdıklarını bizzat tecrübe etmek konusunda frederic(k) forysth’in eline su dökebileceğini zannetmiyorum. 1974 yılında yayımlanan the dogs of war kitabında “bir afrika ülkesindeki* hükümeti devirmeye çalışan bir grup paralı askerin maceraları” konusunu işleyen forsyth, bu kitabı yazmadan hemen önce, 13 paralı askerle birlikte ekvatoryal gine ismiyle bilinen afrika ülkesinin (kamerun ve gabon arasında kalıyor bu adını daha önce hiç duymadığım ülke, günümüzdeki nüfusu 510,000) başkanı francisco macias nguema’yı kaçırmaya, ve böylece zamane hükümetini devirmeye kalkışmış, hatta bu tuhaf maceraya kendi cebinden o günün parasıyla 200,000 dolar harcamış. lakin forsyth’in ispanyol işbirlikçilerinden bir tanesi gerekli cephaneyi tedarik etmeyi başaramayınca plan suya düşmüş, ve de - the dogs of war’daki kahramanı cat shannon’ın aksine – frederic(k) forsyth bir afrika hükümetini düşürmeyi başaramamış (nguema başka bir ayaklanma sonucu 1979 yılında asılarak idam edilmiş, bilmiyorum frederic(k) forsyth’e teselli olmuş mudur bu..)


frederic(k) forsyth’in gizli kalmış bir başka marifeti de, 1962 yılında doğu berlin’de reuters haber ajansı için muhabirlik yaparken, kaza eseri üçüncü dünya savaşı’nı başlatmanın eşiğinden dönmüş olmasıdır. gecenin geç saatlerinde ofisinden evine dönerken karl marx caddesinin sovyet zırhlı birliklerine bağlı tanklar, roketatarlar, mekanize piyadelerle dolu olduğunu gören forsyth, derhal ofisine döner, ve de teleks makinesinin başına geçip sovyetlerin batı berlin’e saldırmasının an meselesi olduğu haberini tüm dünyaya geçer. zamanın ingiltere başbakanı sir alec douglas-home ve de abd başkanı lyndon johnson yataklarından kaldılırlar* ve de nato kırmızı alarma geçirilir. reuters’ın tecrübeli ve forsyth’a nazaran nispeten soğukkanlı londra büro şefinin forsyth’in teleksine “o gördüğün 1 mayıs kutlamalarının provaları olmasın sakın?” şeklinde cevap vermesi üzerine forsyth karl marx caddesi’ne geri döner ve hakikaten de sovyetlerin 1 mayıs kutlamaları için prova yapmakta olduklarını görür, herkes yatışır, üçüncü dünya savaşı, 1945'ten beri olduğu gibi, bir 27 yıl daha soğuk servis edilmeye devam eder.

Multuluğu aramak

yaşama hakkı, ve özgürlük hakkı ile birlikte amerikan bağımsızlık bildirgesi'nin* o en meşhur cümlesinde telaffuz edilen üç temel haktan biridir mutluluk arayışı, mutluluğun peşinden koşma hakkı. ("we hold these truths to be self-evident, that all men are created equal, that they are endowed by their creator with certain unalienable rights, that among these are life, liberty and the pursuit of happiness.") ve eğer birazdan tanıyacağınız daniel gilbert'a inanacak olursak, ki ben çoktan ikna oldum söylediklerine, hakkındaki yargılarımızda bolca yanıldığımız, cehaletin girdaplarında savrulduğumuz, özünü toptan ıskaladığımız bir mefhumdur aynı zamanda.

tanımsal konuşmak ister deli gönül: mutluluk arayışı dediğimiz meretin özü bizi neyin mutlu, neyin mutsuz edeceği hususunda deneyim ve bilgilerimizden yararlanarak bir takım tahmin ve öngörülerde bulunmak, ve akabinde bu tahmin ve öngörüler ışığında mutluluk katsayımızı en yüksek düzeye çıkaracak şekilde hareket etmeye çalışmaktır. tabii aramızdaki nihilistleri tenzih ederim, her ne kadar onların da kendilerince azami mutluluğa ulaşmak için çabaladıklarını iddia etmek mümkün olsa da. ve hepimiz, istisnasız her birimiz ("her birimiz"in italik ve underlined olduğunu farzedin), bizi neyin, ne derece mutlu ya da mutsuz edeceği konusundaki tahminlerimizde sürekli faka basıyoruz, çuvallıyoruz, bir başka deyişle bu mutluluk arayışımızda çaylak modunda çırpınıp duruyoruz, bir türlü yazarlığa, gammazlığa terfi edemiyoruz.


aldığınız sıfır kilometre, son model arabanın sizi tahmin ettiğiniz kadar uzun süre tatmin etmemesi, yeni arabanıza (veya televizyonunuza, bilgisayarınıza, bulaşık makinenize) ilginizi düşündüğünüzden daha çabuk kaybetmeniz; hatta kızılkayalar'da sıkı bir alkol seansının ardından yediğiniz hamburgerlerin verdiği tatmin duygusunun, kızılkayalar'a doğru yürürken hissettiğiniz heyecanı karşılayamaması, o hevesin yanında sönük kalması, işte bunların hepsi mutluluğun doğası hakkındaki yanılgılarımızdan ve mutluluk arayışındaki acemiliğimizden, gelecekteki hislerimizi tahmin etmekteki beceriksizliğimizden kaynaklanıyor. ağaçtan düştüğünüzde kırılan bir bacak, hayatınızın aşkı tarafından aldatıldığınızda kırılan bir kalp gibi tek bir muazzam acının, sizi daha küçük fakat kronik bir acıya nazaran (hafif ama sürekli sızlayan bir diz, gergin bir evlilik) daha mutsuz edeceğini düşündüğünüzde yanılıyorsunuz; işten çıkartılıp uzun bir süre işsiz kalmanın altından kalkılamaz bir felaket olacağı yönündeki inancınız da gerçeği yansıtmıyor; hatta ailedeki bir ölümün sizi ömür boyu kedere ve melale mahkum edeceğini hissettiğinizde bile kendinizi yanıltmaya devam ediyorsunuz (sırf siz değil tabii, ben de aynı kör dövüşün parçasıyım, aynı yanılgı girdaplarında çırpınıyorum.)

Sen benim ikinci erkeğimsin

sadece resimlerine bakmak için aldığım, fakat poşetinden çıkarıp içini açınca tek bir fotoğraf bile ihtiva etmediğini görerek hüsrana uğradığım "journal of sex research" dergisinde geçen ay yayımlanan bir araştırmaya göre, kadınlar seviştikleri tüm erkeklere sen benim ikinci erkegimsin demeseler bile, cinsel partner sayısı konusunda erkeklere nazaran çok daha fazla yalan söylüyorlar; seks hayatları konusunda gerçekleri çarpıtmaya (veya saklamaya) çok daha meyilli oluyorlar.

1960'lardan beri yapılan kamuoyu araştırmalarında erkeklerin her zaman kadınlardan daha fazla kişiyle beraber olduklarını iddia ettikleri zaten biliniyor; ki bu da istatistiksel ve mantıksal olarak imkansız bir durum (a kişisi b kişisiyle sevişmişse, b kişisi de a kişisiyle sevişmiş demektir, ya ikisi de birbirinin partneridir, ya da ikisi de değildir.) mesela heteroseksüel ingiliz erkekleri hayatları boyunca ortalama olarak 13 kadınla seviştiklerini iddia ederlerken, ingiliz kadınları hayatlarında ortalama 9 kişiyle olduklarını söylüyorlar. bu uyumsuzluğun, bu tutarsızlığın uzun süre erkeklerin seks hayatlarını abartmalarından, gerçekte olduklarından daha fazla insanla beraber olduklarını iddia etmelerinden kaynaklandığı sanılırmış. fakat bu yaygın kanıya inanmakla yetinmeyen ve zaten seks konusunda bir deney yapmak için bahane arayan amerikalı bilimadamları "fırsat bu fırsat" diyerek kolları sıvamışlar, ve de gerçekte kimin (veya kimlerin) yalan söylediğini su yüzüne çıkarmak için şöyle bir deney hazırlamışlar:

18-25 yaşları arasındaki 200 heteroseksüel üniversite öğrencisi kız (ki çok ilginçtir, bu da tam benim icq white pages'deki arkadaş arama kriterlerime denk geliyor) 3 gruba ayrılmış. birinci gruba hem isimlerinin hem de beraber oldukları kişi sayısının sorulduğu yazılı bir anket verilmiş, ve cevaplarının araştırmacılar tarafından okunabileceği söylenmiş; ikinci gruptakiler aynı anketi anonim olarak cevaplamışlar. üçüncü gruptakilerin ise ellerine, kollarına ve boyunlarına elektrodlar bağlanmış ve de anketteki soruları cevaplarken bir yalan makinesine bağlı olacakları söylenmiş (ama aslında çalışan bir poligrafa bağlı değillermiş - yalancı bir yalan makinesi söz konusu). bu deney sonucunda anlaşılıyor ki kadınların cinsel partner sayıları hakkındaki söylemleri american pie 2(ki hayatta en sevdiğim 2. filmdir, american pie'dan sonra) filminden aşina olduğumuz rule of three'ye bağlı olmasa da çok şaşırtıcı: cevaplarının araştırmacılar tarafından okunacağını düşünen denekler ortalama 2.6 cinsel partnerleri olduğunu söylüyorlar, cevaplarının anonim olduğunu bilenler ortalama 3.4 kişiyle beraber olduklarını iddia ediyorlar (hatta bir denek "bugüne kadar tamı tamına 3.4 kişiyle seviştim" demiş, ona anlam veremedim), yalan makinesine bağlı olduğunu sananların ortalama partner sayısı ise 4.4'e çıkıyor. yani kadınlar verdikleri cevabın anonim olduğunu bilince ve tahminen daha dürüst olunca, ortalama partner sayısı da artıyor. eğer yalan söylerlerse yakalanacaklarını ve utanç verici bir duruma düşeceklerini düşündüklerinde ise (ki bu durumda daha da dürüst olmaları beklenir, çünkü yalan söylemenin götürüsü daha fazla), ortalama partner sayısı da daha yüksek çıkıyor. cevaplarının isimlerine birebir bağlanabileceği, fakat yalan söylerlerse yakalanma ihtimalleri olmayan senaryo da ise, ortalama partner sayısı çok daha aşağılarda (bir önceki senaryonun neredeyse yarısı seviyesinde) seyrediyor. öte yandan aynı deney erkekler üzerinde yapıldığında, toplam cinsel partner sayısı konusundaki iddialarda böyle şartlara bağlı bir oynama, bir tutarsızlık gözlemlenmiyor. yalan makinesine bağlı olduğunu sananlar ortalama 4, cevaplarının okunacağını düşünenler 3.7, anonim denekler ise 3.9 kişiyle seks yaptıklarını söylüyorlar.

velhasıl kelam, "kaç kişiyle oldun hayatta?" sorusuna verilen cevaplarda cinsiyetler arasında görülen tutarsızlığın sorumlusu kadınlarmış; daha doğrusu kadını cinselliğini saklamaya zorlayan, seksi utanç verici, zevk almaması gereken bir şeymiş gibi tanıtan, her istediğiyle yatıp kalkarsa çapkın değil orospu olarak görüleceğini söyleyen, cinselliğini doyasıya yaşasa da "masum" ve tecrübesiz gözükmesini öğütleyen, ve sen benim ikinci erkeğimsin cümlesini bir savunma mekanizması olarak kadının beynine kazıyan toplumsal baskılar ve beklentilermiş. kadınlar uçkurlarına düşkün bir görüntü çizmemeleri gerektiğini düşünüyorlar, seksi sadece evlilik veya uzun süreli ilişki bağlamında ve monogamik olarak düşündükleri izlenimini yaratma ihtiyacı duyuyorlar. sosyolok ecevit'ten bir alıntı yapmam gerekirse, "ne acı..."


neyse, erkekler sandığımız kadar yalancı değillermiş cinsel hayatları konusunda, çılgınlar gibi abartmıyorlarmış beraber oldukları insan sayısını.

Yeah yeah

arka siralardan yukselen o sıkkın sesin sahibi, bu pek neseli anekdotun pek nuktedan kahramani mechul, ismi tarihin karanliklarina gomulmus bir adam degildir, kendisi icin bir anit dikip "here rests in honored glory, an american philosopher, known but to god" yazamayiz altina*.

hikayemiz, 1950’li yillarda, columbia universitesi’ndeki geleneksel “philosophy of language” (dil felsefesi) konferanslarindan birinde gecmektedir. tam hangi konferans oldugunu hatirlamiyorum, 1950’lerde o kadar cok dil felsefesi konferansina katilirdim ki, hepsi karman corman oldu artik kafamda. bu konferansta “tum meslektaslarinin onunde rezil edilen konusmaci” rolunu, zamanin oxford felsefe profesoru j.l. austin oynayacaktir. hafif icim burkuluyor aslen, j.l. austin’in makus talihini dusundukce: kendisi eger bu anekdotun 50 yil sonra hala anlatilagelecegini, adinin turkce kutsal bilgi kaynaklarinda bile bu baglamda anilacagini – ve sadece bu baglamda anilacagini, zira adina acilmis bir baslik yoktur, hayatta ne yapmistir, ne etmistir, ne gibi calismalara imza atmistir, en ufak bir fikrim yok – bilseydi, eminim dehsete duserdi. kim bilir, belki de dehsete dusmustur zaten, ola ki bir daha hicbir dil konferansina katilmamis, akademik cevrelerde bu efsanevi anekdotun nesnesi olarak taninmanin, filozof meslektaslari arasinda o boguk sesli, hazircevap adamin zekasinin kurbani olarak un salmanin agirligiyla kendisinioxford’daki fildisi kulesine kapatmistir omrunun sonuna kadar, gunlerini “o kadar oku, calis, didin, oxford’da profesorluge kadar yuksel, sonra git tasak oglani ol allah’in columbia’sinda..” seklinde sayiklamalarla gecirmistir. bilmiyorum, daha fazla uydurmak istemiyorum.

bildigim ise su: arka siralardan “yeah yeah” diye bagiran, columbia felsefe profesoru sidney morgenbesserdan baskasi degildir. adini daha once hic duymadiginiz, muhtemelen bu entryi okumayi bitirdikten sonra da bir daha asla duymacaginiz morgenbesser, zamaninda bertrand russell tarafindan “amerika birlesik devletleri’ndeki en zeki genclerden biri” olarak nitelendirilmis, noam chomsky’ye “kendisi modern cagin en derin ve engin zihinlerinden birine sahip” dedirtmis bir filozof (dedirten filozof!), bir dusunce adamidir. adnan menderes’ten neredeyse recep tayyip erdogan’a kadar uzanan bir devir boyunca (1955-1999) columbia’da felsefe profesorlugu yapmis, fakat felsefe dunyasina hemen hicbir yazili eser birakmamis, hayatini adadigi bu bilimin (sanatin?) toplu mirasina yok denecek kadar az katkida bulunmustur. felsefeye yaptigi tum yazili katkilari tartmak, morgenbesser’in alaninda nufusunu ve etkisini olcmek icin bir akademik kutuphaneye gitseniz, oncelikle akademik kutuphaneye elinizde tartiyla almazlar sizi, onu kapidaki gorevliye birakin. sonra iceri girseniz, bulabileceginiz ancak ve ancak unutulmus, artik tartisilmayan, zikredilmeyen, gunumuzde artik alintilanmayan birkac makale, vakti zamaninda editorlugunu yaptigi ve de son olarak belki 1970’lerde kutuphaneden cikarilmis tozlu birkac antolojidir. denilebilir ki, yasami boyunca bu kadar az eser verip de alaninda boylesine devlesmis, meslektaslarinca bu kadar sayilmis ve sevilmis, onlardan mesleki output’u ile kiyaslanamayacak bir itibar gormus, zihinsel yetenegi ve de konusuna hakimiyeti ile “felsefe dunyasi” dedigimiz o minik akademik gezegende ilah mertebesine yukselmis bir filozof, sokrates’ten beri gorulmemistir.

bunca muhim dusunuru, ileride felsefede cigir acacak filozofu egiten, zihinlerini sekillendiren bir adamin, hicbir buyuk felsefi teoriye ya da doktrine imza atmamis, geriye ogrencilerinden baska hemen hemen hicbir sey birakmamis olmasi elbet sasirtici, sasirtici oldugu kadar da uzucudur (bir kitap, bir fikir, bir alisveris listesine bile razi olurdum.) morgenbesser de bunun bilincinde olacak ki, kendisine bu konuda sitem edenlere, “neden yazmiyorsun be sidney’im? senden zekisi, senden yeteneklisi mi var su alemde?” diye yakinanlara, “hz. musa da sadece bir kitap*yayimladi ama! ondan sonra ne yapti ki??” diye cevap vermistir..

kurak bir zihin degildir morgenbesser’inki, sadece nadasa birakilmistir, o nadas da omur boyu surmeye mahkumdur. kitapla, makaleyle, yazip cizmekle pek arasi olmasa da, is fikir alisverisine, muzakereye, meslektaslari veya dostlariyla bitmek bitmez sohbetler, felsefi tartismalar yapmaya gelince ustune yoktur morgenbesser’in, icki masasinda dunyalar tatlisi oldugunu cumle alem duymustur (bu arada “morgenbesser” soyadi da zorlama bir ceviriyle almanca’da “daha iyi bir yarin”, “better tomorrow” manasina gelir, sevgili sidney’in yazinsal verimsizligini dusunurseniz, ironik bir detay diyebiliriz buna.) new york’ta buyumus, lower east side’in hazircevapligi, zekayi, dil becerisini el ustunde tutan kulturunde yogrulmustur morgenbesser; tum cocuklugunu ve genclik yillarini gecirdigi yahudi mahallelerinde ogrendigi, ve kendisini bildi bileli beceriyle kullanageldigi mizah yetenegini, kuskuculugunu, mantiksal cozumleme ve analiz becerisini asla kaybetmemis, sadece buyudugunde, 4-5 kilometre kuzeye,morningside’a, columbia felsefe departmanindaki ofisine tasimistir. sokrates icin atina’nin sokaklari ne ise, morgenbesser icin de columbia kampusu ve kampusu cevreleyen sokaklar odur, 110. ve 116. caddeler ile broadwayve amsterdam avenue arasinda kalan bolge, morgenbesser’in hem evi, hem sinifi, hem de calisma alanidir. sokakta karsidan morgenbesser’in geldigini goren arkadaslarinin yon degistirmeleri, meslektaslarinin kumesten cikmis tavuklar gibi kacismalari morgenbesser’dan hazzetmemelerinden veya nefesinin kokmasindan degil, onun hemen peslerine takilip ya kendilerinin ya da kendisinin en son fikrini tartismaya baslayacagini, ve de bir sonuca varana kadar da peslerini birakmayacagini bilmelerindendir. ne kadar iyi niyetli olursa olsun, yine de yorucudur cunku zehir gibi bir adamla tartismak, onun karsisinda fikirlerini savunmak. oylesine keskin bir zekadir ki morgenbesser’inki, bircok meslektasinin teorisini onlardan daha iyi anlamakta, ozetleyebilmektedir. buna ornek olabilecek efsanevi cikisi da, bir keresinde meshur davranisci* psikolog b j skinner’a donup “tezinizi dogru anladigima emin olmak istiyorum. *insanlara* insani ozellikler atfetmememiz* gerektigini mi dusunuyorsunuz?” demesidir. (''let me see if i understand your thesis, you think we shouldn't anthropomorphize people?'')

morgenbesser, dusuncelerini hayatina yansitmis, hakikaten felsefi bir yasam surdurmeyi becerebilmis nadir filozoflardandir ayni zamanda. hayatinin hicbir evresinde tek bir fikrin ya da maktu bir teorinin avukatligina soyunmamistir. kendi adiyla anilacak, belki adini tarihe yazdiracak sabit bir kurami gelistirmektense, belinde mantigi, cebinde sagduyusu ve elinde kavramsal berrakligi, kivrak zekasiyla gercegin sinirlarinin bekciligini yapmistir. her seyi aciklamaya muktedir oldugu iddiasi ile ortaya cikan genis capli teorilere, fizikteki theory of everything’e ozenen felsefi akimlara her zaman kuskuyla yaklasmis, bu tutumunu da “bir adamin muza bastiginda neden ayaginin kayip dustugunu aciklamak icin “genel ayak kayma teorisi”ne ihtiyacimiz yok” aforizmasiyla ozetleyivermistir. (''to explain why a man slipped on a banana peel, we do not need a general theory of slipping.'') heybetli, hasmetli felsefi sistemlerden ziyade, bir dusunce sekli, bir felsefi tutum birakmistir belki de bizlere miras olarak. “anarchy state and utopia” isimli okumanizi hararetle tavsiye edecegim kitabin yazari ve de son 50 yilin en muhim filozoflarindan biri olan robert nozick’in “columbia’da okudugum bolum, sidney morgenbesser idi” (“as a student at columbia, i majored in sidney morgenbesser.'') demesi bosuna degildir, cok da dokunaklidir..

amerikan akademik dunyasinin kendine ozgu orf ve adetlerine gore, hakkinizda anlatilagelen birden fazla meshur anekdot var ise, kendi capinizda efsane sayilirsiniz (sayilirmissiniz yani, ben de yeni ogrendim, ne bileyim boyle seyleri..) morgenbesser hakkinda oyle bir-iki degil, kimi dogru, kimi yanlis duzinelerce anekdot, hikaye, fikra vardir. zekasinin, bilgeliginin, birikiminin yazili bir kaydi olmamasinin dogal bir sonucudur bu da aslinda, ona cumleler, paragraflar, makaleler araciligiyla ulasmaya vakif olamayan insanlar, hakkindaki hikayeleri, dedikodulari dinleyerek ve kulaktan kulaga yayarak ulasabilmisler ancak ona. morgenbesser hikayelerinin en meshuru, en yaygini da hic suphesiz bu yeah yeah hikayesidir, o kadar cok anlatilmistir ki, zaman icerisinde gercek bir hikaye oldugu unutulmus, bir sehir efsanesi, ya da bir fikra, bir espri olarak bilinmeye baslamistir. bunun sebebi de hic suphesiz morgenbesser’in cevabinin inanilirlik sinirlarini zorlayacak kadar zekice, cevaptaki nuktenin dogaclama olamayacak kadar ince olmasidir. bu masum “yeah yeah” yorumunda, bu iki basit sozcukte (ya da iki kere tekrarlanan tek sozcukte) morgenbesser’in zihninin hizi, inceligi, kivrakligi, hem felsefede hem de gunluk hayatta resmiyetten, suslu soylemlerden duydugu rahatsizlik ve sabirsizlik hissi, ve de sozluk jargonuyla konusacak olursak ayardaki ustaligi sakli degil midir?

algisi zayif bireyin cok zekiyim bakisi’ndan muaf olsa da, gercekten fazla zeki, algisi asiri guclu bireyin de kendine has tehlikeleri, icine dusup duracagi cukurlari vardir, bunu da morgenbesser’dan daha iyi bilen insan pek azdir. meslektaslarinin teorilerini parcalarina ayirip incelemek, yetersiz bulduklarini alasagi etmek, baska filozoflarin fikirlerini temellerinden sarsmak, bunlar morgenbesser icin hic zorlanmadan, ustun bir beceriyle yapabildigi seylerdir. ancak tum hayatini fikirleri atomize bir sekilde analiz etmeye, mantigin baltasiyla (hatta buldozeriyle) paramparca etmeye adamis bir insan, aynisini kendi fikirlerine, kendi teorilerine yapmaktan da alikoyamaz kendisini elbet, zihinsel durustlugu* bunu gerektirir, elzem kilar. kendi fikirleri icin ileri surdugu hicbir ispat, hicbir kanit tatmin etmez morgenbesser’i, hepsinin bir eksigini gorur, bir acigini yakalar. omru boyunca felsefe dunyasina yaptigi katkilara taniklik edecek, ilerki nesillerin de fikirlerinden yararlanmaniza, feyz almasina olanak saglayacak bir eser birakamasinin da sebebi budur iste. (morgenbesser hayatinin bir noktasinda – hangi noktasinda bilmiyorum – es dost ortamlarinda “en sonunda bir kitap yazdim bitirdim, sosyal bilimlerin felsefesini irdeleyen bir eser. ama yangin cikti, tum metni kaybettim, elimde de baska kopyasi yok” demeye baslamis. arkadaslari ona inanip inanmamak konusunda hakli olarak tereddut etmisler. tahmin edeceginiz gibi “sosyal bilimlerin felsefesi” diye bir kitabi yok yayimlanmis.) felsefeye yonelmeden once hahamlik da yapmis olan morgenbesser, kendi yeteneklerinin esiridir bir yerde. arkadaslari ve meslektaslari eninde sonunda “yeter sevgili sidney, eve gitmem lazim, hanim beni bekler, yemege gec kalirsam kafamda oklava kirar” diyerek morgenbesser’in bitmek bilmez tahlillerinden, tesrihlerinden kurtulabilirken, morgenbesser’in boyle bir secenegi yoktur maalesef, kendi eserlerini de yine kendi kivrak zekasiyla yargilamaya, ve “yazmaya, yayimlamaya degmez” diye insafizca mahkum etmeye mecburdur.

sidney morgenbesser’a duydugum sempatinin de en temel sebebi budur iste. iki cumleyi bir araya getiremeyen, ilkokul 1. siniftayken “ali topu at” cumlesi uzerine bile 20 dakika dusunen, “acaba “ali topu firlat” desem daha mi guzel olurdu?” diye soguk terler doken bir yapinin insani olarak, dusunen, irdeleyen, zihninde kirk tilkiye vals yaptiran, ama bir turlu kalici bir eser yaratamayan, dunyaya kendini gosteremeyen insanlara sagliksiz denebilecek bir sempati, tarifsiz bir sevgi besliyorum. bertrand russell’in ovgusune, noam chomsky’nin iltifatlarina mahzar olamadim su hayatta, yine de bir sekilde, belki de sebepsizce, ozdeslestiriyorum kendimi morgenbesser ile, beni karsisina alsin, “dert etme pipo, ben de senin gibi yazamayanlardan, uretemeyenlerdendim. hayat yine de guzel” gibi aforizmik sozler etsin, sacimi oksasin istiyorum. kendisine karsi hissettigim bu yakinlikta, onun profesorluk hayatinin son demlerinde columbia’da bulunmus, fakat kendisinin adini bile duymamis olmamin; belki felsefe binasindaki dersime giderken koridorda yanindan gecmis, karsilikli “tanimadigin insana durmadan hafifce gulumseyerek selam verme” rituelini yasamis olmamiz ihtimalinin etkisi de yuksek, inkar edemem bunu. icimi acitiyor sidney morgenbesser’i tanima, bir dersini alip onunla tartisma, sohbet etme firsatina erismis, ve bunun bilincine bile varmamis olmam. resmine bakarak avuttum ben sahsen kendimi, siz de “neyin nesi, kimin fesiymis bu adam?” diyor, cehresini merak ediyorsaniz, suradan gorebilirsiniz: http://www.columbia.edu/…ages/sidneymorgenbess.html

neseli, zeka dolu bir anekdottu baslangic noktamiz, neseli olmasa da, bir baska zeka dolu anekdot ile bitirmek isterim: 1 agustos 2004’te als hastaligina yenik dusup aramizdan ayrilan bu kaldirim filozofu (ki nezdimde buyuk bir iltifat olacak bundan boyle “kaldirim filozofu”, morgenbesser sayesinde), hayatinin son haftalarinda kendisini hastanede ziyarete gelen arkadaslarindan birine soyle demis: “neden tanri bana bu kadar aci cektiriyor? sirf ona inanmadigim icin mi?”

umarim sokakta koseye sikistirip soru yagmuruna tuttugun arkadaslarin ve meslektaslarin gibi, tanri’yi da obur dunyada yakalayip, tatmin edici bir cevap alana kadar yakasini birakmazsin sevgili sidney.