arka siralardan yukselen o sıkkın sesin sahibi, bu
pek neseli anekdotun pek nuktedan kahramani mechul, ismi tarihin karanliklarina
gomulmus bir adam degildir, kendisi icin bir anit dikip "here rests in
honored glory, an american philosopher, known but to god" yazamayiz
altina*.
hikayemiz, 1950’li yillarda, columbia
universitesi’ndeki geleneksel “philosophy of language” (dil felsefesi)
konferanslarindan birinde gecmektedir. tam hangi konferans oldugunu
hatirlamiyorum, 1950’lerde o kadar cok dil felsefesi konferansina katilirdim
ki, hepsi karman corman oldu artik kafamda. bu konferansta “tum
meslektaslarinin onunde rezil edilen konusmaci” rolunu, zamanin oxford felsefe
profesoru j.l. austin oynayacaktir. hafif icim burkuluyor aslen, j.l. austin’in
makus talihini dusundukce: kendisi eger bu anekdotun 50 yil sonra hala
anlatilagelecegini, adinin turkce kutsal bilgi kaynaklarinda bile bu baglamda anilacagini – ve sadece bu baglamda anilacagini, zira adina acilmis bir baslik
yoktur, hayatta ne yapmistir, ne etmistir, ne gibi calismalara imza atmistir,
en ufak bir fikrim yok – bilseydi, eminim dehsete duserdi. kim bilir, belki de
dehsete dusmustur zaten, ola ki bir daha hicbir dil konferansina katilmamis,
akademik cevrelerde bu efsanevi anekdotun nesnesi olarak taninmanin, filozof
meslektaslari arasinda o boguk sesli, hazircevap adamin zekasinin kurbani
olarak un salmanin agirligiyla kendisinioxford’daki fildisi kulesine
kapatmistir omrunun sonuna kadar, gunlerini “o kadar oku, calis, didin,
oxford’da profesorluge kadar yuksel, sonra git tasak oglani ol allah’in
columbia’sinda..” seklinde sayiklamalarla gecirmistir. bilmiyorum, daha fazla
uydurmak istemiyorum.
bildigim ise su: arka siralardan “yeah yeah” diye
bagiran, columbia felsefe profesoru sidney morgenbesserdan baskasi degildir.
adini daha once hic duymadiginiz, muhtemelen bu entryi okumayi bitirdikten
sonra da bir daha asla duymacaginiz morgenbesser, zamaninda bertrand russell
tarafindan “amerika birlesik devletleri’ndeki en zeki genclerden biri” olarak
nitelendirilmis, noam chomsky’ye “kendisi modern cagin en derin ve engin
zihinlerinden birine sahip” dedirtmis bir filozof (dedirten filozof!), bir
dusunce adamidir. adnan menderes’ten neredeyse recep tayyip erdogan’a kadar
uzanan bir devir boyunca (1955-1999) columbia’da felsefe profesorlugu yapmis,
fakat felsefe dunyasina hemen hicbir yazili eser birakmamis, hayatini adadigi
bu bilimin (sanatin?) toplu mirasina yok denecek kadar az katkida bulunmustur.
felsefeye yaptigi tum yazili katkilari tartmak, morgenbesser’in alaninda
nufusunu ve etkisini olcmek icin bir akademik kutuphaneye gitseniz, oncelikle
akademik kutuphaneye elinizde tartiyla almazlar sizi, onu kapidaki gorevliye
birakin. sonra iceri girseniz, bulabileceginiz ancak ve ancak unutulmus, artik
tartisilmayan, zikredilmeyen, gunumuzde artik alintilanmayan birkac makale,
vakti zamaninda editorlugunu yaptigi ve de son olarak belki 1970’lerde kutuphaneden
cikarilmis tozlu birkac antolojidir. denilebilir ki, yasami boyunca bu kadar az
eser verip de alaninda boylesine devlesmis, meslektaslarinca bu kadar sayilmis
ve sevilmis, onlardan mesleki output’u ile kiyaslanamayacak bir itibar gormus,
zihinsel yetenegi ve de konusuna hakimiyeti ile “felsefe dunyasi” dedigimiz o
minik akademik gezegende ilah mertebesine yukselmis bir filozof, sokrates’ten
beri gorulmemistir.
bunca muhim dusunuru, ileride felsefede cigir acacak
filozofu egiten, zihinlerini sekillendiren bir adamin, hicbir buyuk felsefi
teoriye ya da doktrine imza atmamis, geriye ogrencilerinden baska hemen hemen
hicbir sey birakmamis olmasi elbet sasirtici, sasirtici oldugu kadar da
uzucudur (bir kitap, bir fikir, bir alisveris listesine bile razi olurdum.)
morgenbesser de bunun bilincinde olacak ki, kendisine bu konuda sitem edenlere,
“neden yazmiyorsun be sidney’im? senden zekisi, senden yeteneklisi mi var su
alemde?” diye yakinanlara, “hz. musa da sadece bir kitap*yayimladi ama! ondan
sonra ne yapti ki??” diye cevap vermistir..
kurak bir zihin degildir morgenbesser’inki, sadece
nadasa birakilmistir, o nadas da omur boyu surmeye mahkumdur. kitapla,
makaleyle, yazip cizmekle pek arasi olmasa da, is fikir alisverisine,
muzakereye, meslektaslari veya dostlariyla bitmek bitmez sohbetler, felsefi
tartismalar yapmaya gelince ustune yoktur morgenbesser’in, icki masasinda
dunyalar tatlisi oldugunu cumle alem duymustur (bu arada “morgenbesser” soyadi
da zorlama bir ceviriyle almanca’da “daha iyi bir yarin”, “better tomorrow”
manasina gelir, sevgili sidney’in yazinsal verimsizligini dusunurseniz, ironik
bir detay diyebiliriz buna.) new york’ta buyumus, lower east side’in
hazircevapligi, zekayi, dil becerisini el ustunde tutan kulturunde yogrulmustur
morgenbesser; tum cocuklugunu ve genclik yillarini gecirdigi yahudi
mahallelerinde ogrendigi, ve kendisini bildi bileli beceriyle kullanageldigi
mizah yetenegini, kuskuculugunu, mantiksal cozumleme ve analiz becerisini asla
kaybetmemis, sadece buyudugunde, 4-5 kilometre kuzeye,morningside’a, columbia
felsefe departmanindaki ofisine tasimistir. sokrates icin atina’nin sokaklari
ne ise, morgenbesser icin de columbia kampusu ve kampusu cevreleyen sokaklar
odur, 110. ve 116. caddeler ile broadwayve amsterdam avenue arasinda kalan
bolge, morgenbesser’in hem evi, hem sinifi, hem de calisma alanidir. sokakta
karsidan morgenbesser’in geldigini goren arkadaslarinin yon degistirmeleri,
meslektaslarinin kumesten cikmis tavuklar gibi kacismalari morgenbesser’dan
hazzetmemelerinden veya nefesinin kokmasindan degil, onun hemen peslerine
takilip ya kendilerinin ya da kendisinin en son fikrini tartismaya
baslayacagini, ve de bir sonuca varana kadar da peslerini birakmayacagini
bilmelerindendir. ne kadar iyi niyetli olursa olsun, yine de yorucudur cunku
zehir gibi bir adamla tartismak, onun karsisinda fikirlerini savunmak. oylesine
keskin bir zekadir ki morgenbesser’inki, bircok meslektasinin teorisini
onlardan daha iyi anlamakta, ozetleyebilmektedir. buna ornek olabilecek
efsanevi cikisi da, bir keresinde meshur davranisci* psikolog b j skinner’a
donup “tezinizi dogru anladigima emin olmak istiyorum. *insanlara* insani
ozellikler atfetmememiz* gerektigini mi dusunuyorsunuz?” demesidir. (''let me
see if i understand your thesis, you think we shouldn't anthropomorphize
people?'')
morgenbesser, dusuncelerini hayatina yansitmis,
hakikaten felsefi bir yasam surdurmeyi becerebilmis nadir filozoflardandir ayni
zamanda. hayatinin hicbir evresinde tek bir fikrin ya da maktu bir teorinin
avukatligina soyunmamistir. kendi adiyla anilacak, belki adini tarihe
yazdiracak sabit bir kurami gelistirmektense, belinde mantigi, cebinde
sagduyusu ve elinde kavramsal berrakligi, kivrak zekasiyla gercegin
sinirlarinin bekciligini yapmistir. her seyi aciklamaya muktedir oldugu iddiasi
ile ortaya cikan genis capli teorilere, fizikteki theory of everything’e ozenen
felsefi akimlara her zaman kuskuyla yaklasmis, bu tutumunu da “bir adamin muza
bastiginda neden ayaginin kayip dustugunu aciklamak icin “genel ayak kayma teorisi”ne
ihtiyacimiz yok” aforizmasiyla ozetleyivermistir. (''to explain why a man
slipped on a banana peel, we do not need a general theory of slipping.'')
heybetli, hasmetli felsefi sistemlerden ziyade, bir dusunce sekli, bir felsefi
tutum birakmistir belki de bizlere miras olarak. “anarchy state and utopia”
isimli okumanizi hararetle tavsiye edecegim kitabin yazari ve de son 50 yilin
en muhim filozoflarindan biri olan robert nozick’in “columbia’da okudugum
bolum, sidney morgenbesser idi” (“as a student at columbia, i majored in sidney
morgenbesser.'') demesi bosuna degildir, cok da dokunaklidir..
amerikan akademik dunyasinin kendine ozgu orf ve
adetlerine gore, hakkinizda anlatilagelen birden fazla meshur anekdot var ise,
kendi capinizda efsane sayilirsiniz (sayilirmissiniz yani, ben de yeni
ogrendim, ne bileyim boyle seyleri..) morgenbesser hakkinda oyle bir-iki degil,
kimi dogru, kimi yanlis duzinelerce anekdot, hikaye, fikra vardir. zekasinin,
bilgeliginin, birikiminin yazili bir kaydi olmamasinin dogal bir sonucudur bu
da aslinda, ona cumleler, paragraflar, makaleler araciligiyla ulasmaya vakif
olamayan insanlar, hakkindaki hikayeleri, dedikodulari dinleyerek ve kulaktan
kulaga yayarak ulasabilmisler ancak ona. morgenbesser hikayelerinin en meshuru,
en yaygini da hic suphesiz bu yeah yeah hikayesidir, o kadar cok anlatilmistir
ki, zaman icerisinde gercek bir hikaye oldugu unutulmus, bir sehir efsanesi, ya
da bir fikra, bir espri olarak bilinmeye baslamistir. bunun sebebi de hic
suphesiz morgenbesser’in cevabinin inanilirlik sinirlarini zorlayacak kadar
zekice, cevaptaki nuktenin dogaclama olamayacak kadar ince olmasidir. bu masum
“yeah yeah” yorumunda, bu iki basit sozcukte (ya da iki kere tekrarlanan tek
sozcukte) morgenbesser’in zihninin hizi, inceligi, kivrakligi, hem felsefede
hem de gunluk hayatta resmiyetten, suslu soylemlerden duydugu rahatsizlik ve
sabirsizlik hissi, ve de sozluk jargonuyla konusacak olursak ayardaki ustaligi
sakli degil midir?
algisi zayif bireyin cok zekiyim bakisi’ndan muaf
olsa da, gercekten fazla zeki, algisi asiri guclu bireyin de kendine has
tehlikeleri, icine dusup duracagi cukurlari vardir, bunu da morgenbesser’dan
daha iyi bilen insan pek azdir. meslektaslarinin teorilerini parcalarina ayirip
incelemek, yetersiz bulduklarini alasagi etmek, baska filozoflarin fikirlerini
temellerinden sarsmak, bunlar morgenbesser icin hic zorlanmadan, ustun bir
beceriyle yapabildigi seylerdir. ancak tum hayatini fikirleri atomize bir
sekilde analiz etmeye, mantigin baltasiyla (hatta buldozeriyle) paramparca
etmeye adamis bir insan, aynisini kendi fikirlerine, kendi teorilerine
yapmaktan da alikoyamaz kendisini elbet, zihinsel durustlugu* bunu gerektirir,
elzem kilar. kendi fikirleri icin ileri surdugu hicbir ispat, hicbir kanit
tatmin etmez morgenbesser’i, hepsinin bir eksigini gorur, bir acigini yakalar.
omru boyunca felsefe dunyasina yaptigi katkilara taniklik edecek, ilerki
nesillerin de fikirlerinden yararlanmaniza, feyz almasina olanak saglayacak bir
eser birakamasinin da sebebi budur iste. (morgenbesser hayatinin bir noktasinda
– hangi noktasinda bilmiyorum – es dost ortamlarinda “en sonunda bir kitap
yazdim bitirdim, sosyal bilimlerin felsefesini irdeleyen bir eser. ama yangin
cikti, tum metni kaybettim, elimde de baska kopyasi yok” demeye baslamis.
arkadaslari ona inanip inanmamak konusunda hakli olarak tereddut etmisler.
tahmin edeceginiz gibi “sosyal bilimlerin felsefesi” diye bir kitabi yok
yayimlanmis.) felsefeye yonelmeden once hahamlik da yapmis olan morgenbesser,
kendi yeteneklerinin esiridir bir yerde. arkadaslari ve meslektaslari eninde
sonunda “yeter sevgili sidney, eve gitmem lazim, hanim beni bekler, yemege gec
kalirsam kafamda oklava kirar” diyerek morgenbesser’in bitmek bilmez
tahlillerinden, tesrihlerinden kurtulabilirken, morgenbesser’in boyle bir
secenegi yoktur maalesef, kendi eserlerini de yine kendi kivrak zekasiyla
yargilamaya, ve “yazmaya, yayimlamaya degmez” diye insafizca mahkum etmeye
mecburdur.
sidney morgenbesser’a duydugum sempatinin de en
temel sebebi budur iste. iki cumleyi bir araya getiremeyen, ilkokul 1.
siniftayken “ali topu at” cumlesi uzerine bile 20 dakika dusunen, “acaba “ali
topu firlat” desem daha mi guzel olurdu?” diye soguk terler doken bir yapinin
insani olarak, dusunen, irdeleyen, zihninde kirk tilkiye vals yaptiran, ama bir
turlu kalici bir eser yaratamayan, dunyaya kendini gosteremeyen insanlara
sagliksiz denebilecek bir sempati, tarifsiz bir sevgi besliyorum. bertrand
russell’in ovgusune, noam chomsky’nin iltifatlarina mahzar olamadim su hayatta,
yine de bir sekilde, belki de sebepsizce, ozdeslestiriyorum kendimi
morgenbesser ile, beni karsisina alsin, “dert etme pipo, ben de senin gibi
yazamayanlardan, uretemeyenlerdendim. hayat yine de guzel” gibi aforizmik
sozler etsin, sacimi oksasin istiyorum. kendisine karsi hissettigim bu
yakinlikta, onun profesorluk hayatinin son demlerinde columbia’da bulunmus,
fakat kendisinin adini bile duymamis olmamin; belki felsefe binasindaki dersime
giderken koridorda yanindan gecmis, karsilikli “tanimadigin insana durmadan
hafifce gulumseyerek selam verme” rituelini yasamis olmamiz ihtimalinin etkisi
de yuksek, inkar edemem bunu. icimi acitiyor sidney morgenbesser’i tanima, bir
dersini alip onunla tartisma, sohbet etme firsatina erismis, ve bunun bilincine
bile varmamis olmam. resmine bakarak avuttum ben sahsen kendimi, siz de “neyin
nesi, kimin fesiymis bu adam?” diyor, cehresini merak ediyorsaniz, suradan
gorebilirsiniz: http://www.columbia.edu/…ages/sidneymorgenbess.html
neseli, zeka dolu bir anekdottu baslangic noktamiz,
neseli olmasa da, bir baska zeka dolu anekdot ile bitirmek isterim: 1 agustos
2004’te als hastaligina yenik dusup aramizdan ayrilan bu kaldirim filozofu (ki
nezdimde buyuk bir iltifat olacak bundan boyle “kaldirim filozofu”,
morgenbesser sayesinde), hayatinin son haftalarinda kendisini hastanede
ziyarete gelen arkadaslarindan birine soyle demis: “neden tanri bana bu kadar
aci cektiriyor? sirf ona inanmadigim icin mi?”
umarim sokakta koseye sikistirip soru yagmuruna
tuttugun arkadaslarin ve meslektaslarin gibi, tanri’yi da obur dunyada
yakalayip, tatmin edici bir cevap alana kadar yakasini birakmazsin sevgili
sidney.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder