3 Ocak 2016 Pazar

Stanislav Petrov

kesinlikle dogru zamanda dogru yerde olan bir adam, ve muhtemelen milyonlarin kurtaricisi, ancak yaptiginin buyuklugunun aksine neredeyse hic taninmayan bir kahraman. tam adi stanislav evgrafovich petrov'dur.

soz konusu olay 25 eylul 1983'te gercekle$mi$, o zamanlar yarbay olan petrov'un biraz da $ansinin yardimiyla verdigi dogru karar sayesinde dunya nukleer bir facianin e$iginden donmu$tur.

olayin oncesine donmek gerekirse, 1983 yili abd - sovyetler arasindaki gerilimin en yuksek noktaya tirmandigi zamanlardandir. abd 1982'den itibaren sovyetleri acik acik "kotuluk imparatorlugu" diye tanimlamaya ba$lami$ (bkz: evil empire), iki taraf da digerinin bir nukleer saldiriyi ilk once ba$latacagini du$unerek surekli diken ustunde durmu$, ba$kan reagan* 23 mart 1983'te yaptigi konu$mada (star wars adiyla da bilinen) sdi sisteminden bahsetmi$, sovyetler de boyle bir sistemin varliginin abd'nin ilk saldiriyi yapma cesaretini artirdigini du$unmeye ba$lami$, sonuc olarak sovyetler yonetimi de yapilacak en akillica $eyin boyle bir durumda en hizli $ekilde kar$i saldiriyi ba$latmak olduguna karar vermi$tir.

iki tarafta da ya$anan bu buyuk parayonanin uzerine bir de 1 eylul 1983'te sovyetlerin cogu abd vatanda$i olan 269 ki$iyi ta$iyan bir kore yolcu ucagini* du$urmesi ortami iyice germi$, bu yedikleri bokun uzerine kgb de tuy diker gibi "bu durum bir nukleer saldiri ba$langici olabilir" tarzinda gizli raporlar hazirlami$tir.

asil olaya, yani yakla$ik 3.5 hafta sonraki 25 eylul'e donersek, stanislav petrov'un ba$inda bulundugu uydu sisteminin gorevi yakla$an olasi bir nukleer ba$ligi tespit etmek, dolayisiyla petrov vasitasiyla sscb hukumetinin olaydan haberdar olmasiydi.

boyle bir durumda bunun anlami kesin ve net olarak (belgelere dayanacak $ekilde) sscb'nin bir kar$i saldiri ba$latmasiydi ve bu durumda kilit noktada (yani tespit sistemi ile hukumet arasindaki birim) yarbay petrov bulunuyordu.

moskova'ya yakin konu$lanmi$ sistemin ba$inda olan petrov, yerel saate gore 00:40 civarinda bir uyariyla kar$ila$ti, erken uyari sisteminee gore sovyetler'e dogru gelmekte olan bir nukleer fuze ate$lenmi$ti. petrov bunun yanli$ bir alarm oldugunu du$undu, basitce bir mantikla; boyle bir durumda abd'nin tek bir nukleer fuzeyle degil, bir coguyla saldiracagini du$unuyordu.

ama tam bu alarmin arkasindan muhtemelen hayatinin en zor kararini vermek zorunda kaldi, cunku cok kisa sure araliklarla uyari sistemi ikinci, ucuncu, dorduncu ve be$inci fuzenin de sscb uzerine dogru gelmekte oldugu yonunde bir uyari verdi. daha onceden sistemin guvenilirligi uzerine bazi endi$eler dile getirildiyse de durum cok ciddiydi, emin olmayan petrov hukumete haber vermek icin yalnizca bir kac dakikasi oldugunu biliyordu. standart radarlar ufuk otesi mesafeyi tarayamadigi icin onlardan bilgi alinamiyordu ve alabilmek icin muhtemel nukleer fuzelerin yakla$masini beklemek sscb'nin kar$i bile koyamadan mahvolacagi anlamina geliyordu.

o anda aklindan neler geciyordu bilinmez, petrov hicbir $ey yapmadan beklemeyi ve bunun yanli$ bir uyari oldugunu du$unmeyi tercih etti. yanilmasi durumunda kisa bir sure sonra sovyetler cok ciddi bir felaketle yuzyuze gelecekti.

dakikalarin ardindan, hicbir $ey olmadi ve petrov bunun bir yanli$ alarm oldugu konusundaki sezgisine guvenerek belki de dunyayi yanli$ bir uyari sistemi yuzunden ba$layacak salakca bir nukleer felaketten korumu$tu (sscb'nin dagilmasindan sonra ortaya cikan belgelere gore de boyle bir durumda sscb'nin izlemeyi kararla$tirdigi strateji kesindi: elindeki tum nukleer gucle bir kar$i saldiri ba$latmak), o gun gorevi oldugu $ekilde hukumet ile temasa gecseydi yuksek ihtimalle dunyanin ba$ina gelecek olan da buydu.

bu olayin ardindan petrov defalarca sorguya cekildi, askeri uygulamalara kar$i geldigi ve guvenilir bir asker olmadigi icin i$ini kaybetti, once daha kucuk bir mevkiye du$uruldu, daha sonra da emekli edildi. sovyetler tarafindan bundan ba$ka bir odul ya da ceza kendisine verilmedi.

askeri guvenlik dogrultusunda petrov'un yaptiklari 1998'e kadar gizli kaldi, alarmin da bir hata sonucunda ortaya ciktigi aciklandi (burada hadi ya diyoruz). dunya da ancak yillar sonra kahramanini taniyabildi. bu tur durumlarda da ali$ildigi uzere petrov $u an nispeten fakir bir durumda emekliligini geciriyor. kendisine sscb/rusya tarafindan herhangi bir pozitif yaptirim uygulanmasa da 21 mayis 2004'te association of world citizens tarafindan "world citizenship award"* verildi.


ironik bir not olarak aslinda stanislav petrov'un gorev cizelgesine gore o gun izinli oldugunu da ekleyelim. yerinde ba$ka bir subay olmasi durumunda da muhtemelen dunya bunun tam tersi bir senaryoyla kar$i kar$iya kalacakti.

The Truman Show

nereden başlasam? en iyisi başından başlamak. ama her şey sırayla değil. bu entry daha çok filmin başı ve sonu hakkında.

christof: "bize uyduruk duygular yaşatmaya çalışan oyunculardan bıktık...yaşadığı dünya bazı açılardan düzmece de olsa truman'ın kendisinde sahtelik yok.".

christof daha baştan truman'ın neden true man (gerçek insan) olduğunu söylüyor. truman filmin sonunda, yaşadığı sahte dünyadan kurtulduğu için true man değil. truman aslında bir dizide oynamasına rağmen oyuncu olduğunun farkında değil. truman duygularını gerçekten o anda hissettiği şekilde gösteriyor. truman'ı true man yapan bu.

meryl (show'da truman'ın karısı): "benim için özel hayatımla herkesin önünde yaşadığım hayatım arasında bir fark yok. truman show benim hayatım.".

marlon (truman'ın en iyi arkadaşı): "hepsi gerçek. hepsi ekranda görüldüğü gibi. bu show'da gördüğün hiçbir şey sahte değil. sadece kontrol altında.".

film maalesef meryl'in ve marlon'un psikolojilerini araştırmıyor. filmin ortasına doğru meryl'in zor durumda kaldığını ve bundan korktuğunu görüyoruz ama bu sadece o anla ilgili bir durum. meryl çok genç bir yaşta bileğinin burkulduğu bahanesiyle truman'ın üstüne düşüyor ve tanışıyorlar. kız sonra truman'la evleniyor. filmin başlarında çocuk için truman'a baskı yapıyor. yani bu kız 18 yaşında bütün hayatını canlı yayında yaşamayı, sahte bir hayat yaşadığını bilmeyen biriyle evlenmeyi, bu evliliği de kameralar önüne yaşamayı, ayrıca bir de çocuk yapmayı kabul ediyor. bu bile başlı başına bir roman konusu olabilir.

marlon'un durumu da ilginç. filmin ortalarında truman'la iskelede bira içip konuşurlarken, marlon ve truman'ın yedi yaşından beri birbirlerini tanıdığını öğreniyoruz. marlon o yaştan bu yana truman'ın nasıl sahte bir dünyada yaşadığının farkında, ve buna rağmen truman'ın en iyi arkadaşı olarak kalmayı becerebiliyor. filmin en başında söylediklerine bakacak olursak marlon'un gerçeklik algısı truman'ınkinden de daha kötü durumda olmalı.

christof'un en baştaki repliklerinden ve truman'ı aynanın arkasından seyrettikten sonra ekranda "starring truman burbank", kısa bir ara, "as himself" yazılarını görüyoruz. burada benim beklediğim starring jim carrey as truman burbank. filmin bazı yerlerinde buna benzer ufak detaylar ve bazı kamera hareketleri, filmle şov arasındaki ayrımı ortadan kaldırıyor.

açılıştan sonra truman'ın hayatından ve yaşadığı dünyadan kesitler görüyoruz. seyredenleri paranoyaya iten, tüketimciliği (bu nasıl bir kelime) eleştiren, insanın dünyayı görme isteğini anlatan, truman'ın hayatının nasıl satıldığını gösteren, truman'ın hayalindeki kıza ulaşma çabasını gösteren sahneler burada.

paranoyayı tetikleyen en önemli sahne truman'ın gizlice dergiden kadın suratlarını kopardığı sahne. truman'ın dergiyi karısı için aldığını iddia etmesi, yırtılma sesi duyulmasın diye hapşırma numarası yapması, dergiyi gizlemesi, vs hep boşuna. yaptığı her şey seyrediliyor (06:40, zamanlar yaklaşıktır).

truman'ın motora binme sahnesi jim carrey'nin ben oyuncuyum arkadaş diye yumruğunu masaya vurduğu sahne. jim carrey bir insanın korkusunu, rahatsızlığını müthiş bir şekilde bize gösteriyor (08:00).

truman'ın marlon'la içten konuştuğu ilk sahnede aklıma gelen şuydu: içimi döktüğüm bir insanın bana her zaman ihanet ediyor olduğunu öğrenmek nasıl bir duygu olurdu? ayrıca marlon (veya herhangi bir insan) nasıl böyle bir işin altından kalkabilir? (10:30). filmle alakasız olacak ama, buna benzer bir konu wiseguy dizisinde de işlenmişti. terranova karakteri doğru bir iş yaptığına inanmasına rağmen işi gereği arkadaş olduğu adama ihanet etmenin sıkıntısını hissediyordu. marlon'un da bu sıkıntıdan kurtulmak için kullandığı bir bahanesi olmalı. veya marlon truman'ı hiçbir şekilde gerçek bir insan olarak görmüyor. andrew niccol'u görürsem sorarım.

truman dünyayı görmek istiyor. buradaki soru şu, sen de arada sırada herşeyi bırakıp dünyada ne var ne yok görmek istemez misin? sen de kendini truman gibi hapsedilmiş hissetmiyor musun? borçların, ipoteklerin seni istediğin şeyleri yapmaktan alıkoymuyor mu? (13:00)

aralarda truman'ın işe giderken karşılaştığı ikizlerin (biri on santim uzun) truman'ı reklam panosunun önüne itmesi, meryl'in ürün tanıtımı yapması, vs var. belki benim o kadar ilginç bulmadığım şeyler başkasının ilgisini çekiyordur. benim için bir sonraki önemli adım truman'ın gençliğinde lauren(sylvia)'i görmesi, ama araya meryl'in girmesi. buralarda film geçmişe dönüyor, sahne yedi dakika kadar sürüyor, ve bu arada truman kütüphanede lauren'le tanışmayı beceriyor. kumsalda lauren truman'a aslında adının sylvia olduğunu ve truman'ın hayatının sahte olduğunu söylüyor, ama lauren'in babası olduğunu iddia eden biri araya giriyor ve sylvia'yı götürüyor (20:00'den itibaren).

burada araya gireceğim. truman zaten etrafındaki dünyanın tuhaflıklarını farketmeye başlıyor. sylvia karakteri aslında tamamen gereksiz bir karakter değil, herşeyden önce truman için merak uyandıran bir hedef, ve truman'ın bir kadına ilgi duyan erkek yönünü gösteriyor. truman'ın karısına ilgi göstermediğine dikkat edelim. filmin değinmediği konulardan biri de truman'ın ve karısının cinsel hayatları. film bu konuya iki yerde şöyle bir dokunuyor. iki güvenlik görevlisi şovun hiçbirşey göstermediğini konuşuyor. ayrıca bir noktada truman meryl'e neden benimle evlisin, bana katlanamıyorsun diyor. truman ısrarla çocuk yapmak istemiyor. tabii bunlar hikayenin içine girse bu filmi jim carrey komedisi olarak satmak imkansız hale gelirdi. sylvia ilerde hem christof'un görüşlerini seyirciye (bize) açıklaması için bir bahane yaratacak, hem de filme romantik element olarak katılıp hikayenin ağır kısımlarını biraz törpüleyecek. yine de sanki sylvia'nın truman'a her şeyin sahte olduğunu söylediği sahne olmasaymış daha iyi olurmuş gibi. filme dönelim.

bu sahneden hemen sonra truman'ın hayatının tv haricinde de satıldığını öğreniyoruz. sylvia truman'a ne olduğunu söylediği anda bar çalışanlarından birinin yorumu: "zaten bunu en iyilerde görmüştük" ("we already got that on the greatest hits tape") (27:00).

buradan sonra truman gittikçe daha çok etrafındaki olayların farkına varmaya başlıyor, ancak hala herkesin ve herşeyin oyunun bir parçası olduğunu anlayamıyor. uçak bileti satın almayı ve otobüsle chicago'ya gitmeyi başaramadıktan sonra arabayla kaçış sahnesi geliyor. bütün bunların sonunda truman'ın sinirleri iyice bozuluyor, ve bu olaylar meryl'in truman'ı terketmesiyle sonuçlanıyor.

bundan sonraki sahnede truman'ın marlon'la konuşması var (53:20) ve film bu andan itibaren başka bir evreye geçiyor. bu diyalogda kısa bir kesim var. truman "bu farklı, herkes bunun bir parçası gibi" derken birden marlon'un da bunun bir parçası olabileceği fikri aklında beliriyor (54:00). bu sahneyi seyreden bizlere de helal olsun jim carrey demek düşüyor. marlon'un yedi yaşından beri birbirimizin en iyi arkadaşıyız dediği yer de burası. ve bu diyaloğun sonuna doğru biz de christof'u tekrar görüyoruz. marlon'un bütün söyledikleri aslında christof'un yazdığı repliklermiş. "sana yalan söylemek yapacağım en son iştir" marlon bunu söylerken gerçekten duygulanıyor. üçüncü baskı olacak ama marlon gerçekten incelemeye değer bir vaka. "eğer herkes bunu bir parçasıysa, ben de bunun bir parçası olmalıyım" en iyi yalan en göz önünde olan yalandır.

ve truman babasıyla buluşuyor. marlon: "onu buldum truman". iyi de nasıl? marlon'un ne gibi imkanları var ki truman'ın yıllardır kayıp olan babasını bulabilsin? yazar seyirciyle (bizimle) açıkça dalga geçiyor sayın okuyucu. galiba 1930'larda çekilen bir filmle ilgili bir anektot buna benzer bir şey anlatıyor. senaryoda karakter koltuğun altından bir balta çıkarıyor. senaryoyu okuyan yönetmen (veya yapımcı) seyircinin baltanın orda olduğunu nasıl bildiğini soruyor. cevap: aktör baltayı aldığına göre orda bir balta olmalı. bunu nerede okuduğumu imkan yok bulamam. sinema-tv okuyan arkadaşlar bunu biliyorlarsa ve zahmet edip bir mesaj atarlarsa ben de burayı editlerim.

evet, ve truman babasıyla buluşuyor (57:00). iki dakika süren bu sahneyi hakkını vererek anlatmanın imkanı yok. televizyonda seyredilen duyguların bütün sahteliği, ortamın nasıl yaratıldığı burada. bir yanda truman, öldüğüne inandığı babasıyla yıllar sonra tekrar bir araya geliyor. diğer yanda rejide (stüdyonun yönetildiği odaya reji odası deniyor değil mi?) bütün bu atmosfer sahte olarak yaratılıyor: "sis o kadar kuvvetli olmasın", "üç numaralı düğme kamerasına geç", "geniş açı", "yakın çekime alayım mı? hayır hayır", ve tabii ki sahnenin en mükemmel anı "müzik yavaşça yükselsin" ve orda gerçekten canlı müzik yapan birisi var! (tabii ki müzik stüdyo için yapılmıyor, tv için yapılıyor. yani christof hem canlı sahneyi hem de tv yayınını yönetiyor). "şimdi yakın çekime geç", ed harris'in halleri, truman "baba" dediğinde christof'un ve bütün stüdyonun zafer kazanmışçasına sevinmesi, stüdyoda kucaklaşmalar, "işte televizyonculuk bu" (that was great television), christof odadan çıkarken kapıdaki görevlilerin hayran halleri (ve onu seviyoruz ve koruyoruz tişörtleri)... bu sahne satirin ne olduğuna en iyi örnektir. truman'ın duygularının gerçek olması sahneyi daha da vurucu yapıyor. sahnenin sonunda sylvia'nın suratı ise bambaşka bir hikaye, bütün bu yalanların iğrençliğini çok iyi anlatıyor.

araya bir kılçık atalım. türk sinema tarihini bildiğim yok. benim gördüğüm bu derece satire en çok yaklaşan sahne, aşk filmlerinin unutulmaz yönetmeni filminde bu sana benim değil halkımın tokatıdır sahnesi. ben siyasal içerikli filmler çeksem ve filmlerimde böyle bir replik kullansam, bu sahneyi gördüğümde sinirimden ve utancımdan kıpkırmızı olurdum. bunun üzerine gelen, pıtırcık akerman'ın hepimiz bir şekilde yırtmaya çalışıyoruz tiradı ise siyasal filmler çeken yönetmenlerin yüzüne vurulmuş... yok yapamıcam.

buradan sonra bir dakikalık truman show reklamı, ve christofla röportaj geliyor. "-truman neden içinde yaşadığı dünyanın ne olduğunu şimdiye kadar keşfedemedi? -bize sunulan dünyanın gerçekliğini kabulleniriz.". sylvia tru-talk'a telefon ettiğinde söyleşiyi yöneten adam bağlantıyı koparmak istiyor, christof bunu engelliyor. christof burada, daha önce marlon'u yönlendirirken, ileride truman'la konuşurken zorluklardan kaçmayan, aksine zorlukların üzerine giden bir karakter görüntüsü çiziyor. bir problemle karşılaştığında sorumluluğu üstleniyor ve çözüm arıyor. andrew niccol'e sorulacak bir soru daha. birkaç tane amerikan çocuk filmi seyredenler bu meziyetlerin filmlerde nasıl ön plana çıkarıldığını farketmişlerdir. acaba niccol, christof karakteriyle, bu özelliklerin nasıl kullanıldığıyla fazla ilgilenilmemesini mi eleştiriyor?

christof: "truman'a normal bir hayat sürme şansı verdim. dünya, senin yaşadığın yer, sorunlu olan yer. dünya seahaven gibi olmalı" ("seahaven is the way the world should be". bu cümlede özne seahaven. benim çevirimde dünya özne oldu. memnum değilim ama elimden gelen bu. seahaven'ı özne yapacak düzgün bir cümle kuramadım). christof, truman'ın, yaşadığı dünyayı tercih ettiğini iddia ediyor. sylvia yanılıyorsun, truman da senin yanıldığını gösterecek diyor. hani sylvia, truman'a başka bir dünya görme şansı vermedin dese daha iyi olurmuş sanki. sahnenin sonunda sylvia ekranda truman'ın görüntüsüne dokunuyor. christof da aynı işi iki defa yapacak (birisi hemen sylvia'dan sonra, truman uyurken). eğer bu bir sevgi gösterisiyse christof da kendince truman'ı seviyor diyebilir miyiz? (1:06:50) ve tabii piyanist de orda.

yine bir ara. imdb'ye göre andrew niccol'un senaryosunun ilk hali çok karanlık. peter weir hikayeyi yumuşatıyor. yahoo'daki deleted scenes videosunda (the truman show deleted scenes) meryl truman'ı terkettikten ve vivian truman'ın yeni ofis arkadaşı (ve herşey planlandığı gibi giderse yeni eşi, ve çocuğunun annesi) olduktan sonra bir brifing sahnesi var (09:50). bu sahnede meryl'e boyunluk takmışlar. meryl'in truman'la kavgası çok daha şiddetli olmalı (bu imdb'de de yazıyor). christof, çocuk doğduktan sonra iki kanallı yayına geçeceklerini söylüyor. marlon, truman öldüğünde tekrar tek kanala döneceğiz değil mi diye soruyor. christof cevap vermeden toplantıyı bitiriyor. marlon'un bu sorusu hikayeyi (ve marlon'un karakterini) filmde gördüğümüzden farklı bir yere taşıyor. bu hikayeye göre christof truman'ı öldürmeyi planlıyor olmalı. ve herhalde marlon da bu işin içinde.

truman uyandıktan sonra aynanın karşısındayken onu seyreden iki kişi truman'ın halinden şüpheleniyor "bize mi bakıyor?". truman sabunla aynaya astronot başlığı çizince rahatlıyorlar, ama truman aynayı temizledikten sonra çok kısa bir göz kırpıyor, yani aslında orda kamera olduğunu biliyor. aynı günün akşamı truman bodrumda uyuma numarasıyla evden kaçıyor. yönetim odasında bir adet kedi, ve dev ekranın önünde kondüsyon bisikletine binmiş bir adam var (bkz: e.t. the extra-terrestrial). christof odaya girdiğinde gece ekibi (aslında sürekli gördüğümüz iki kişi) toparlanıyorlar. konuşmaları sırasında bodrumdaki kameralardan birinin önünün kapalı olduğu ortaya çıkıyor. christof'un uyanıklığı sayesinde truman'ın kaçtığını anlıyorlar. sahnenin sonuna doğru marlon dolabın içindeki merdivenden bahçeye doğru bakarken christof'un sözleri: "birşey söyle. devam et". christof en kötü durumda bile şovu devam ettirmeye çalışıyor, bu durum tekrar karşımıza çıkacak.

bu noktada hikayenin akışıyla ilgili iki tane sorun var. birincisi pek de önemli değil. truman bodrum kameralarından birini engellediğine göre bir şekilde kameraların yerini keşfetmek zorunda. biz bunları görmüyoruz. ikinci sorun, truman'ın babasını bulmuş olmasına rağmen kaçmaya karar vermesi. burada bariz bir kopukluk var. bu kopukluğu yaratan da 15 dakika önceki o müthiş buluşma sahnesi. gerçi o sahne bütün senaryo kopukluklarına değer. veya truman babasının da sahte olduğunu keşfetmek zorunda. oysa bunu da görmedik.

christof: "bize ışık gerek...saat kaç?", chloe: "bunun için çok erken" (christof'un ne yapmak istediğini anlıyor), christof: "cue the sun" (bunu hakkını vererek çeviremedim). (1:17:00). christof'a tanrı benzetmesi yapılan en önemli yer burası (bkz: fiat lux). ve yine christof truman'ın nerede olabileceğini tahmin ediyor: "denize bakmadık". christof truman'ı fırtınayla durdurmaya çalışıyor, truman pes etmeyince geri adım atmak zorunda kalıyor. ve truman yelkeni direğe çekiyor. (1:26:20)

yelkende kocaman bir 139 sayısı yazılı. ben bu kültürün içinden gelmiyorum, imdb'ye göre bu 139, 139. ilahiye gönderme yapıyor. psalm 139 özetle tanrım ben ne yapsam ve nereye gitsem sen bilirsin, senden hiçbirşey saklayamam, vs. birkaç dakika sonra bunu da kullanacağız.

yelkenli 30 saniye boyunca piyano eşliğinde denizde seyrediyor ve duvara çarpıyor (1:26:35 - 1:27:05). müzik için: truman show - raising the sail. şimdi kişisel bir ara. ben bu filmi ilk televizyonda seyrettim. filmin ilk saatine pek dikkat etmedim, ancak truman evden kaçtıktan sonra fimi dikkatle izlemeye başladım. bu sahnede yelkenli ufka çarpmadan önce kısa bir süre burundaki direğin gölgesi ufuk taklidi yapan duvara düşüyor. o anda bunu farkettim ama ne olduğunu anlamadım. iki saniye sonra direk ufku delince oha falan oldum (o yıllarda bu o kadar ayıp birşey değildi). aynı anda müziğin kesilmesine de dikkat.

the truman show final scene

"onunla konuşacağım". truman çıkış kapısına gelince christof engellemeye çalışıyor. bu sahne iki farklı seyirciye oynanıyor. birisi biz film seyircisi, diğeri truman. sahnenin başında christof gözlerini kapayıp derin bir nefes alıyor. bunu truman görmüyor, bu sahne bizim için. soru: christof insan olarak önündeki zorlu konuşmaya mı hazırlanıyor, yoksa aktör olarak rolüne mi hazırlanıyor?

christof: "truman, konuşabilirsin, seni duyuyorum". bu truman'a, fakat christof'un sesi neden yankı yapıyor? bu yankılanma bizim için.

truman: "sen kimsin?", christof:"i'm the creator ... of a television show...". ben televizyon şovunun yaratıcısıyım. christof orjinalinde i'm the creator (ben yaratıcıyım) dedikten sonra çok kısa bir süre duraklıyor. christof'un tanrı rolü oynamasına bir gönderme daha. bunu bu şekilde türkçeleştiremedim.

christof: "dışarıda, senin için yarattığım bu dünyada olandan daha fazla gerçeklik yok. aynı yalanlar. aynı kandırmaca. ama benim dünyamda korkulacak hiçbir şey yok" (there is no more truth out there than there is in the world i created for you. the same lies. the same deceit. but in my world zou have nothing to fear.) buraya sonra geleceğim.

christof: "seni, senin kendini bildiğinden daha iyi biliyorum", truman: "kafamın içine de kamera yerleştirmedin ya". psalm 139'u hatırla. burada truman tanrıya karşı geliyor.

ve christof'un en güçlü sahnesi. sahnenin hem truman'a hem de biz seyirciye oynandığını hatırlayalım. christof "korkuyorsun. bu yüzden gidemezsin. önemli değil truman, anlıyorum" derken tekrar ekrana dokunuyor. film seyirciyi, christof'un insani hislerle hareket ettiğine inandırmaya çalışıyor. christof truman'ın çocukluğundan bahsettikçe truman'ın omuzları çöküyor ve cesareti kırılıyor. ed harris oyunculuk dersi veriyor. "konuş benimle, birşeyler söyle" dediğinde kendi kabuğuna çekilmiş çocuğuna ulaşmaya çalışan bir baba gibi.

"birşey söylesene! televizyondasın! bütün dünya seni izliyor!". christof'un asıl derdi ortaya çıkıyor. christof şovun yönetmeni olarak konuğun canlı yayında takılıp kalmasından hoşlanmıyor. hem biz seyirci için, hem de truman için büyü bozuluyor. truman christof'un da kendine yalanlar söyleyen diğerlerinden farklı olmadığını anlıyor. truman'ın omuzları tekrar dikleşiyor. truman kameraya dönüyor, repliğini söylüyor, ve şovu bitiriyor.

(sonda herkesin sevindiği sahnede barmen bardaki müşterilerin ellerine çakıyor, ama 10 dakika önce truman'ın başaramayacağına 1 e 2 veriyordu. herhalde daha kaybettiği paranın hesabını yapmamış).

müthiş film. en önemli falsosu truman'ın babasını bulduktan sonra birden kaçmaya karar vermesi. filmdeki bu atlamaya rağmen truman'ın babasıyla buluşma sahnesi her şeye değer.


filmde iki katman var. yüzeyde görünen hikayede truman yaşadığı dünyanın sahteliğini farkediyor, dış dünyadan bir kıza aşık oluyor, hapsolduğu dünyadan kurtulma mücadelesi veriyor ve sonunda bu mücadeleyi kazanıyor. büyük ihtimalle aşık olduğu kıza kavuşacak. alttaki hikaye bu kadar iyimser değil. yukarda christof'un dışardaki dünya daha da kötü repliği var ya. hani sonraya bırakmıştık. hah orası. filmde christof'un sözlerine açık bir cevap veya karşı çıkış yok. ve tabii christof'un dış dünya dediği yer aslında biz seyircinin yaşadığı dünya. truman'ın kazancı seçim yapma şansı. zorluklarla da olsa en azından kendi seçtiği dünyada yaşayacak. christof'un söylediği her sözün altında daha iyi bir hayat nedir sorusu var. daha iyi hayat nedir, ve bunun için ödenen bedele değer mi?

1 Ocak 2016 Cuma

Yetişkinliğe yeni geçen ayıyı evcilleştirmye çalışmak

(hep ciddi, sıkıcı yazıların yanında böyle hayatın kıyısından köşesinden saçmalamalarda olsun)

30 yaşındaki bir adamı değiştirmeye çalışmak neye benzer canım kardeşim, anlatayım mı sana? bakraç var ya bakraç, bildin mi bakracı? bunun içine zaman zaman kaynar su ya da kaynar süt neyi koyarlar. "yavrııım, şu bakracı bi getiriver hele bu yanlı. he mi daşşaana gümüş taktığım?". getireyim getirmesine de nine, sen bu amına koduğumun bakracının kulbunu da aynı metal malzemeden yapmışın? tutamıyorum ki. ulan bakraç pişmiş, süt pişmemiş. öyle bir sıcaklık. işte, 30 yaşındaki bir adamı değiştirmeye çalışmak, o bakracı maşasız nesiz çıplak elle nineye kadar taşımaya benzer. on beşinci yüzyılın ünlü matematikçisi ali kuşçu'nun bu konuda yazdığı beyit dilden dile dolaşır durur:

a noktasından hareket eden bir çocuk, elinde kaynar bir bakraçla b noktasındaki nineye doğru yola çıkmıştır.
zalım nineye vururum allah deyu deyu.

beraber olduğu bütün kızlarla ciddi düşünen bir alemlerin tavşanı ben mi varım şu siktiğimin yerinde inanın çok merak ediyorum. benimle ciddi düşünmeyen kızlarla dahi ileriye yönelik planlar kurdum lan. vakti evvel gripten geberirken bayağı normal arkadaş olarak takıldığımız ve çok da sık görüşmediğimiz bir kıza msn'de muhabbet arasında hasta olduğumu söylemiştim. muhabbet epey uzadı, iş kızın evime gelip çorba yapmasına kadar dayandı. bir iki saat kadar sonra geldi eve, çorbayı içtik, öyle beraber film falan seyrederken bi anda yiyişmeye başlamıştık. bildiğin plansız programsız, beklemediğim bi yiyiş dönüyo. hemen sevgili tribine girmiştim. kızın babası asker, ertesi sene tayini çıkacak, "eee nasıl görüşcez seneye" falan diyorum. ya ne diyon oğlum sen? işte ne bileyim, ertesi gün kızın kuyumcuya gidip altın bozdurması gerekiyo, "dur beraber gidicez, ben götürcem seni" falan diye her boka müdahil bi gavat. karının resmen kabusu oldum lan. ulan arkamdan "aaaaa yapıştı be herif. ilk fırsatta çekiyorum siktiri şekerim. altı üstü iki göt ellettik, o da sadakası olsun eşşoğlueşşeğin" diye muhabbet çevirmediyse ben de hiçbi şey bilmiyorum.

şimdiki bahse konu sevgilim de elbette ciddi düşündüğüm kurbanlarımdan biriydi. belki de cümlemizin hayatına teğet, haybeci bir yirmi birinci yüzyıl aşk hikayesi kardeşlerim...

pek ideal sevgili sayılmam. hatta inkar da etmem, ayının biriyimdir. kızı fazlaca sahiplenirim, giyim kuşamı dahil her bokuna müdahale ederim, gözümün tutmadığı erkek arkadaşlarıyla görüştürmem, romantizmden anlamam, sevgililer günü kutlamam. seyahat etmeyi severim, anlatılmaz yaşanırım. neyse, küçüklüğümden beri kızlarla pek arkadaşlık da yapamadığım için yontulamadım. fakat bu ayılıklarımın farkında olduğum için ilişkiye başladığım bütün kızlara en başında böyle bir insan olduğumu açık açık anlattım. göze alanlarla başladık işte amına koyim, hikaye bu.

beni samimiyetle sevdiğine inandığım bu kız, her türlü ayılığımı bir güzel çekti allah'ı var, hakkını vermek lazım. zaten tanıştığımız zaman adımı söylediğimde "enis mi? en sevdiğim isim" diyerek o biçim bir golle başlamıştı mevzuya. ulan tabii ki adımın herhangi birinin en sevdiği isim olabileceğine ben de inanmıyorum. zaten isim konusunda takıntılı ve şanssız bir adamım. takıntılı olmamda ilkokuldan beri "enis, götüne girsin penis" adlı aruz vezniyle yazılmış, hala gün geçtikçe içinden yeni sırların ortaya çıktığı o büyük ve gizemli şiirle muhatap olmamın etkisi olabilir. ya da yeni tanıştığım adamların enis'i enes ya da deniz olarak algılıyor olmasının mı ("memnun oldum esin" cümlesini tüm kulaklarımla duymuşluğum vakidir. domalsak sikecek herif) tam olarak bilemiyorum. ve aynı zamanda şanssızım da. eskiden olurdu lan, hala da duyuyorsunuzdur, geceleri hamile kadınların rüyasına bazı tipler girip "kızın olacak, adını şu koy bu koy" falan derlerdi. bizim validenin rüyasına da girmiş. herifin dediği lafa bak: "bir oğlun olacak. adını yekta koy". yekta mı? ulan elalemin rüyasına giren ak sakallı dede gelecekten haber verir, kayıp eşyanın yerini söyler, at yarışı sonucu falan bildirir, bizimki benim hayatımı sikmek peşinde. milyonlarca isim arasından nerden de buldun yekta'yı? validenin rüya gibi mevzulara peki itimadı olmadığı için koymamış yekta'yı, ama bizi de bir ömür boyu necip milletimi enis diye bir ismin gerçekten var olduğuna ikna etme göreviyle baş başa bıraktı. şanssızım tabii amına koyim.

kıza hakikaten kanım ısındı. benim hayvanlıklarım dışında her şey gayet güzel gidiyor. ama ayıyım işte, sorun burada zaten. hani derler ya, ilişkide çiftlerden biri ilişkinin beyni, diğeri kalbidir. bizim ilişkiye bakıyorum; kız mantığıyla ilişkinin beyni oldu, sevgisiyle yüreği ve arada nefes almamızı sağladığı için ciğeri... amına koduğumun ortamı sakatatçı dükkanına dönmüş, ben kendime bir rol ayarlayamadım arkadaş. artık ben de ilişkinin daşşağı mı oldum, noldum anlamadım.

güzel kız, kıskanıyoruz tabii. giyimine kuşamına karışmama ses etmiyor, yavşak yavşak ne sikim olduğu belli olmayan gebeş erkek arkadaşları var, görüştürmüyorum "önemli olan sensin" deyip geçiyor, telefonuna yetişemediği zaman azarlıyorum falan, yapmadığım zulüm yok kıza. kızın yüzü her daim gülücükler saçıyor. ben? surata bak süngüye davran. mütemadiyen nemrut gibi geziyoruz. ama kızın inceden rahatsız olduğunu da hissediyorum aslında. sonra, ekim ayındaki doğum gününü unutmam ve sevgililer gününü siklemememle rahatsızlık ayyuka çıktı, söylenmeye şikayetlenmeye falan başladı. kız dişlerini göstermeye başladıktan sonra işler değişti. kırk derviş bi halıya sığmış da, iki padişah bi dünyaya sığmamış. her dakika birbirimizi yiyoruz. lan oğlum iki dakka efendi olsananız.

bir gün evde beraber takılırken, hayvan gibi susadım. dolapta süt vardı, hani bu yörsan'ın cam şişeleri oluyo ya. dayadım şişeyi ağzıma, lıkır lıkır içiyorum. ama siktiğimin şişesinin ağzını nasıl yaptılarsa doğru düzgün içemiyorum, sağdan soldan dökülüyo. ulan susayınca cam şişeden süt içen bir james dean, bir marlon brando'nun gençliği tadı yakalayalım derken iş iyiden iyiye carmen electra'ya döndü. boynumdan göğsümden götümden sütler akıyo resmen. bu seksi sahneyi tamamladıktan sonra gözümü mutfağın kapısına çevirdiğimde bir çift gözle karşılaştım. hani, nasıl anlatsam? hsbc ve fotoğraf evi'nin ortaklaşa düzenlediği "tiskinmek" temalı fotoğraf yarışmasının afişi. aha o kadar söylüyorum. kız ciddi ciddi bıktım diye ağlayarak evi terk etti.

tam olarak ayrılmadık tabii. telefonla görüşüyoruz, arada bi buluşuyoruz. benim tek niyetim kızı döndürmek. sonra bana dedi ki, "senin bu asabiyetinle, ayılığınla gerçekten yürütemeyiz. kendini biraz değiştirmezsen asla dönmem. ruh sağlığım bozuldu amına koyim". amına koyim demedi tabii de, ben gaza geldim şimdi. "lan olm 30 yaşında adamı nereye değiştiriyosun?" diye karşılık verdim ama bi taraftan da meyilliyim. çünkü hem kızın dönmesini istiyorum, hem de hakikaten artık biraz düzenlemeye çalıştığım bir asabiyet ve ayılık problemim var. benim değişimden anladığım bu, tabii ki kimse için kendimizi değiştirecek değiliz.

sonra, bu problemlerimi düzenlemek için şu an ben de dahil cümlemize aşırı saçma gelecek -ama o anda bana çok mantıklı gelmişti lan- bir fikir belirdi kafamda: bütün gün oturup sevimli bulduğum bir hayvanın envai çeşit belgeselini izlemek ve bu duygu patlamalarının yaşandığı ortamda tüm gereksiz parlamalarını ve her boka karışma zorunluluğu hissetmelerini en azından biraz azaltabilmiş yepyeni bir enis yaratmak. hani, akvaryumdaki lepistesi izleyip sinir stresten kurtulmak hesabı. bu ne lan? ulan böyle bi fikrin yaratacağı terakkiyi sikeyim ben zaten.

bilahare hangi hayvanı çok sevimli bulduğum düşündüm. aklıma gele gele civciv geldi. lan iyi de civcivin bi olayı yok ki, neyin belgeselini izleyeceksin? yemlen, sıç, top gibi yuvarlan, başka da bi bok yok. allah'ın günü civcivin götündeki bok izlenir mi? kendimi tanıyorum, hemen akabinde aklıma geldi mevzubahis hayvan: maymun.

küçüklüğümde deli gibi beslemek istemiştim, annem yıllarca "bahçeli evimiz olursa alırız yavrum, söz" diye oyaladı bizi. amına koyim kulübe mi yaptıracaksın maymuna diye sormak hiç aklımıza gelmedi tabii. o sözler bir nevi, maymun almamızın imkansızlığına dair bir atıftı belki. ama nasıl istiyorum, nasıl hayaller kuruyorum. beyaz bi kıyafet alırım maymunuma, hep beraber gezeriz, beraber maç yaparız, beraber basketbol oynarız diyorum. nasıl bi anlam yüklediysek maymuna, mübarek maymun maymun değil sinyor can bartu amına koyim.

fakat, kendime terapi uygulama maksatlı başlattığım bu süreç doğal olarak işleri daha da boka sardırdı. misal bir belgeselde maymuna bilgisayar ekranında dağınık rakamları saniyenin onda biri falan gibi bi süre gösterip ekranı kapatıyorlar. herif o saniye, sırasıyla rakamların yerini işaretliyor lan. ya da ne bileyim, ince uzun bi kabın dibine fıstık koymuşlar, bunu hayvana aldırmaya çalışıyorlar. yemin ediyorum belgeseli durdurup yarım saat düşündüm ben olsam fıstığı nasıl alırdım diye bulamadım. bu siktiğimin orangutanı odaya girdiği gibi gitti çeşmeden ağzına sus doldurdu, kabın içine tükürüp fıstığın yüzeye çıkmasını sağladı. hayvan benden zeki amına koyim, resmen kendime güvenimi kaybettim.

goriller var bir de. herif resmen vücut yapmış. yapmasına yapar tabii de, bu herif otçul birader. ulan biz spor yapmaya kastığımız dönemler timsah gibi sabah akşam et yiyoruz da anca anca bi boka benzer gibi oluyoruz, bu ibne safi zambak yiyerek olimpiyat şampiyonu vücudu yapmış. şirindir, sevimlidir diye maymun izleyip kendimize insaniyet telkin edelim, kalp kırmayalım, biraz yumuşayalım derken özgüven hadisesi dibi boyladı. baksana ulan heriflere. evrim teorisi yalan çıktı. maymundan geldiğimiz falan yok, bizim maymuna gitmemiz lazım amına koyim. evrim mevrim yok. hocam o elinizi götümden çekerseniz harika olacak inşaallah.

bir süre bu şekilde devam ettim terapiye ama olacak gibi değil. küçük bir sürpriz yaparak kızın gönlünü alayım bari diye bir plan kurdum. çocukluğunda okumuş olduğu ve kaybettiği, şimdilerde de hiçbir yerde bulamadığı -adını vermeyeceğim- ve hakikaten aşık olduğu bir kitaptan bahsederdi. dedim bulup hediye edeyim. epey bir kitabevini aradım ama nasıl bir kitapsa resmen piyasada yok. bizim pederin eski kitap hastalığı vardır, anormal derecede. gezer abi, geçtim artık sahafı falan, bit pazarından kitap toplar. ona söyledim, herif harbiden aradı taradı buldu. ama kitabın yarısı yok amına koyim. yalnız kitabın yarısı yok dediysem, sayfa sayısı olarak değil. bildiğin üst taraftan aşağıya doğru yarısı yok kitabın. yanmış. lan gülsem mi ağlasam mı?


pek istekli değildi ama buluştuk, "sana bir sürprizim var" diyerek kitabı uzattım. bir yarısı yanmış kitaba baktı, bir bana, belki hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini fark ederek o anda "işte sen bu kitabı anlayabileceğin kadar sevebilirsin beni" dedi gözleri biraz dolu, ama gülümseyerek. meğerse kitap, bir fotoğraf karesine aşık olan adamın hikayesini anlatırmış...

26 Aralık 2015 Cumartesi

Rene Descartes

hem kendi çağı için hem de insanlığın sonraki yılları için büyük etki yaratmış ve dönüm noktası niteliğinde fikirler ortaya koymuş bir kişi.


bir defa descartes'in ortaya çıktığı döneme baktığımız zaman karşımıza çıkan, çat pat yükselişe geçmeden önceki son dönemeçlerini alan bir bilim ve soyut alanda varsayımlar yapmaktan başka bilime pek desteği olamayan bir felsefe. en azından descartes'in kendi anlatımından anladığımız bu. bilimi ve felsefeyi alakadar eden konular hakkında ya kendine son derece güvenerek varsayımlarda bulunanlardan, ya da 'nasıl olsa bunu benden daha iyi düşünebilecek birileri çıkar' diye sinenlerden yaka silker haldeki descartes, bu cendereden çıkmak için 'ben bilirim' diyor.

yani eğer ortada bilinebilecek bir bilgi varsa, bunu önce kendime bir metod inşa etmekle ben, yani aklım kavramalı. şüphecilikle en büyük alıp veremediğinin de sebebi, en azından kendi düşünüşünden ve bu yolla da kendi varoluşundan emin olabilmesi ve diğer her şeyi yine bu ölçekte kavrayabilmeye yetkin olması sanırım. yani tüm bunlara inanıp da her şeyden şüphe eden bir düşünce ile illaki kafa kafaya gelecekti düşünür.

metodu da düşüncesi gibi. işi yokuşa sürmek ya da kendini çok bilir göstermek, gerçekten de değerli ve büyük hissetmek için 'büyük meselelere' ya da 'karışık meselelere' kafa yoranlara inat, descartes 'en basit' olandan yola çıkıyor. 'sezginin kavrayabileceği şeyler'in bilgisinin peşinden gidiyor yani. bunun için de doğruluğuna ve doğrulanabilirliğine en çok güvendiği matematik ve geometri alanlarına uygulanabilirliği olan metodunu geliştiriyor.

metodu: aklın anlayışının güvenebileceği en net bilgiler, sezgilerimizin oldukları gibi alabildiği bilgilerdir. herhangi bir konuda bilgi sahibi olabilmek için, bu sezgilerimizin ilk aldıklarından daha karışıklara doğru bir sıra oluşturulmalıdır ve konu bu sıra uyarınca basitten karışığa ele alınmalıdır. akabinde elde edilen veri, olabildiğince çok kategoriyle ya da bölümle parçalanmalıdır. o zamana dek konuyla alakalı yapılmış deneyler etüd edilir, sonuçları verilerle incelenir ve yenileri yapılır.

'ne var ki bunları düşünmekte' diyebilirsiniz. fakat bana sorarsanız onun bu basite indirgeyen görüşü gerçekten de bilimin ilerleyişinde bir temizleme hareketidir.

descartes kişilerin, önceki bilgiyi çok becerikli şekilde hatmedip satmalarından ziyade, zihinlerinde öyle bir mekanizma yerleşsin istiyordu ki, bu kişiler başka hiçbir eski referans noktasına gerek kalmadan istedikleri gerçekleri arayıp kendileri bulabilsinler. böylece akılları, ortaya atılmış onlarca farklı teori, felsefi ekol, bilim ekolü, düşünce sistemi arasında bulanmasın, bunların peşinden giderken yolda kaybolmasınlar. bunun için de kurduğu metod ve düşünce sistemi son derece basit tutulmaya çalışılmış sanıyorum. elbette bu metod olmadan da doğrunun bulunduğunu ve bulunabileceğini reddetmiyor fakat descartes'in söylediği, metodsuz bulunan doğruların da tesadüfi olacakları ve gereğinden fazla pek çok gereksiz tecrübeden sonra birkaç kırıntıdan ibaret kalacakları.

anlayış yolunda da onda göre birkaç cihazımız var, bunların ilki anlığımız (bkz: understanding), diğerleri de ona yardımcı olmak üzere: duyularımız, imgelemimiz ve belleğimizdir. duyularımız en basit ve en doğru bilgiyi kavramaya yararken, imgelem ve belleğimiz daha çok tümdengelimle yaptığımız çıkarımlar sonucu edinilen bilgiyi anlamaya yararlar. ayrıca belleğimiz, sezgiyle bir anda anlayamayacağımız şekilde büyüyen ve genişleyen problemleri anlamak ya da kavramak yolunda yanıltıcı olabilir ve güvenilmezdir. bu sebeple böyle noktalarda, örneğin çok uzun formüllerin oluşması gereken yerlerde ya da uzun ve devamlı orantılarda, belleğimize güvenmek durumunda kalmak yerine oluşturduğumuz metoda güvenmemiz gerektiğini savunuyor descartes.

descartes varolan şeyleri ise şöyle kategorize ediyor:

a) basit şeyler:

a1) tinsel (manevi) şeyler a2) cisimsel şeyler a3) her ikisinin karışımı şeyler

b) karmaşık şeyler

c) bileşik şeyler

c1) anlıkça anlaşıldığı gibi olan şeyler c2) kendi öz bileşiminde olanlar

descartes'e göre anlığımızın iki esas işlevi vardır, bunlar: 1. sezgi ve 2. tümdengelim.

fakat yukarıda da bahsettiğim gibi, tümdengelim dayanak olarak bellekteki birikenleri kullandığından ötürü, descartes'in düşüncesi ışığında yorumlarsak, sezgi kadar kesin bir bilgi kaynağı olamaz zira bellek kendinden hata yapmaya yatkın bir aracımızdır.

ona göre güçlük basite indirgenmeli ve bölünmelidir; yönelinmesi gereken bilgi, duyular için en algılanabilir olan bilgidir. buna bir örnek vermek gerekirse, bizzat aklın yönetimi için kurallar'dan:

''diyelim ki, örneğin kimi doğal güçler ara ortamı bir anda aşarak uzak bir yere, aynı anda ulaşabilirler mi diye araştırmak istiyorum. bu tür eylemlerin bir anda oluşlarının rastlantı olup olmadıklarını yoklamam için zihnimi yöneltmem gereken şey manyetik güç ya da yıldızların etkisi, hatta ışık eyleminin hızı değildir, çünkü araştırma konumun ne olduğunu belirlemek daha zor olacaktır; buna karşılık, daha çok, cisimlerin lokal devinimlerine bakacağım, çünkü bütün bu cins şeylerde duyular için daha çok algılanabilir başka bir şey yoktur; şunu belirleyeceğim: bir taş elbette bir yerden öbür yere bir anda geçemez, çünkü o bir cisimdir; oysaki taşı devinime geçiren güce benzer bir güç ancak çıplak olarak bir maddeden öbürüne geçerken aynı anda ulaşabilir. diyelim bir sopa, uzunluğu ne olursa olsun, bir ucuna devinim verdiğimiz zaman, sopanın burasını harekete geçiren gücün, zorunlu olarak, bir ve aynı anda her yerini birden devindirdiğini kolayca görürüm, çünkü o güç, kendisini taşıyacak, örneğin taş gibi, herhangi bir cisim içinde olmadan çıplak olarak kendi başına ulaşmaktadır.''

descartes'in bu cümleleriyle bugün şunu görüyorum ki, bugünün fiziğinin geldiği en son nokta olan kuantum mekaniği bile, ışığın bizzat kendisinin 'nelerden oluştuğunu' inceleyen biliminsanlarının bulguları sayesinde geliti. yani ışık tanecikli midir, dalga mıdır vb. gibi. sonuç olarak görüyoruz ki, yüzyıllar sonra bile, descartes'in işaret ettiği üzere soyut varsayımlardan öteye gidemeyeceğimiz yerden değil de algılayabileceğimiz en basit noktadan başlarsak gerçekten bir şeyler elde edebiliyoruz.

descartes'e göre, doğruyu yalnız anlığımız bilebilir ve gerçeklik yönünden şu üç şeyi incelemek yeterlidir:
1. (önce) kendiliğinden görünen.
2. belli bir nesne bir başkası aracılığı ile nasıl bilinir
3. bunların her birinden hangi çıkarsamalar yapılabilir

fakat descartes, ideaların algılanması ve oluşması yolunda imgelemin de önemini es geçmemekle beraber şunu söylüyor: eğer anlığın ilgilenmekte olduğu şey maddi, gövdesel bir şey değilse, kişi duyuları gibi araçları bir kenara bırakmalı ve imgeleminin yolunu açmak için yalnızca imgelem gücü ile hareket etmelidir. aksi halde de, anlığın halihazırda konusu somut, maddi ya da duyularla algılanabilen bir şey ise, imgelem bir araç olarak böyle bir anlama evresinde kullanılmamalıdır.

descartes'in şeyleri bir başka kategorize ediş şekli ise:

a) salt zihinsel şeyler: hiçbir maddi imgenin yardımı olmaksızın yaratılışımızla beraber bilmekte olduğumuz şeyler, örneğin: bilgi, şüphe, bilgisizlik, istem, istenç eylemi gibi şeyler. bunları öğrenmeyiz. bunları tanıyabilmek için akıl sahibi olmak yeterlidir.

b) salt özdeksel (maddi) şeyler: şekil, uzam, devinim gibi, varlıkları ancak cisimlerin varlıkları yolu ile bilinebilen şeyler.

c) orta olanlar. akıl tarafından özdeksel şeylerin imgelerinin sezilmesi ile tanınabilirler. yani cisime bağlı olup fakat yine de aklın kendiliğinden var olan bir takım şeylerle tanımlananlar örneğin: birlik, varlık, süre gibi kavramlar.

bu biliş şeklini şu şekilde işletirim: baktığım herhangi bir şey, devinim halinde değil ise (düşünce)= şekil + dinginlik kavramlarını birleştirerek o şey hakkında ilk bilgimin edinilmesini sağlar.

descartes'e göre basit şeyler, kendi aralarında iki türlü bağlanırlar: ya zorunlu olarak ya da olumsal (zorunlu olmadan) olarak.

zorunu bağ: biri öbürünün kavramı içerisinde, birbirinden ayırt edemeyeceğimiz ölçüde, iyice girdiği durumlarda, bunların aynı olduklarına hükmediyorsak. örn: şeklin uzamla, devinimin süreyle bir arada oluşu. yani birbirlerinden ayrı olarak kavrayamayacağımız nitelikte şeyler.

olumsal bağ: şeyler arasında hiçbir çözülmez bağ bulunmadığı durumlarda. örneğin cisim canlıdır, insan giyiniktir dediğimde oluşan bilgi.

bu birleşimlerin ise üç şekli vardır:

a) itki yolu: akılda deney vs. yoluyla değil ama kendiliğinden bir mecbur olma haliymiş gibi kendini bağımlı gösteren şeyler yani mutlak bağlı diyebileceğimiz şeyler.

b) sanı you: örneğin su dünyanın merkezinden daha uzaktaysa, topraktan daha az yoğun bir özdür, hava da suyun üzerinde bulunduğundan hem daha az yoğun hem daha hafiftir gibi sanılar.

c) tümdengelim: hava ile dolu uzaya bakıp, bunun içeriğini herhangi bir duyumuzla algılayamayınca buradan hareketle boşluk doğası ve uzay doğası arası yanlış bir bağ kurmak, dolayısıyla uzayın boş olduğu sonucuna varmak gibi. yani tikel ya da olumsal objeden genel ve zorunlu bir şey çıkarttığımızda böyle olur. ve sanırım descartes'e göre de en güvenilmez bilgi buradan gelir.

önemli bir anahtar nokta daha aynı kitaptan:

''not etmek gerekir ki, tam olarak anlaşılmış sorunlar arasına yalnızca üç şeyi belirgin olarak gördüklerimizi koyuyoruz: (1) aradığımız şey, (2) karşımıza çıktığında onu hangi belirtilere göre tanıyacağız, onu tamtamına hangisinden çıkarmak zorundayız (3) bu objeler arasında, biri değişmedikçe öbürünün de asla değişmeyeceğini gerektiren bir bağımlılık bulunduğunu nasıl tanıtlayacağız.''

aynı zamanda descartes, sözcük ve kavramların dilsel yönleri ile alakalı tartışmaları da son derece yersiz bulmaktadır ve kendisi kavram kargaşasına meydan bırakmayacak şekilde kullanmaktadır kavramlarını (latince ve fransızca yazdı eserlerini).

mesela kendi alanlarından biri olan geometri ve matematik için; kare kök ve küp kök ifadelerini dahi kafa karıştırıcı ve gereksiz bulan descartes, bunlar için kök yerine birinci orantılı, kare yerine ikinci orantılı, küp yerine üçüncü orantılı demeyi daha uygun buluyor.

esas olarak özetlemek gerekirse, descartes bilim için önemli olanın, bir neyi arayacağımız bilmek, iki hangi parametrelere göre arayacağımız bilmek olduğunu söylüyor diyebilirim.

descartes düşüncesinin bir başka ilgi çekici noktası da, onun savunduğu şu önermedir: imgesel ve soyut düşünceler hakkında kafa yorarken dahi, somut parametreler kullanırız. örneğin yaşamımızda bir sorunumuzla bir başka sorunumuzu kıyaslarken 'iki kat daha çile çektim' demek gibi. burada beyin gerçekten de somut ölçüm cihazlarından faydalanmadan edemez. ya da birkaç şarkıcının sesini aklıdan kıyaslarken, incelik seviyelerini de yine böyle, aklımızdan somut cisimler sayarcasına kullandığımız yöntemlerle sayım ya da karşılaştırma yaparız.

yalnız başka şeylerle kavranabilecek ve birbirinden bağımsız kavranabilecek şeyler arasındaki farkın altını çizen descartes şunu şöylüyor: cismin uzamı vardır dendiği zaman, cisim ve uzam ayrı ayrı düşünülemez. çünkü biz uzamı cisimlerden biliriz ve bildiğimiz her cisim de bir uzamla var olabilir (zihnimizde). buna karşın, paul çok zengindir dendiğinde paul ve zenginlik tamamen apayrı ve birbirlerinden yoksun olarak düşünülebilirler. işte bu noktada 'uzam cisim değildir' dendiğinde, bu deyiş yanlış bir takım yollara saptırabilir insanı. burada bunu söyleyenlerin atladığı şey, uzamın imgelen taratından bağımsız olarak yakalanamayacağına dikkat etmeksizin onu gerçek bir idea olarak almaktır (halbuki gerçek bir idea olması için onu bağımsız olarak kavramış olmamız gerekir). böyle bir idea da ister istemez cisim kavramını kapsadığından, 'uzam cisim değildir' deyişi, idealar bazında 'bir şey aynı anda cisimdir ve değildir' demiş gibi olurlar diyor düşünür.

aynı cins varlıklar arası oranların iki temel noktası vardır descartes'e göre, bunlar:

a) düzen (order): ölçüden daha kolay tespit edilir çünkü yalnız karşılaştırılan iki cisim arasında mevcuttur.

b) ölçü (measure): karşılaştırılan ya da ölçülen iki şey haricinde bir üçüncü kavram gerektirdiğinden daha zordur (örneğin kilogram gibi).

descartes'in hayatına dair beni en çok şaşırtan noktalardan biri, kendisinin insan anatomisine olan merakı ve yanılmıyorsam hollanda'da yaşadığı yıllar boyunca neredeyse her gün kasaplarda yapılan hayvan kesimlerine şahitlik edip buralardan edindiği parçaları incelemesidir. böylece kalp ve kulakçık-karıncık sistemini, kalbin soluna ana atardamar ve akciğer toplardamarın, soluna ana toplardamar ve akciğer atardamarının nasıl bağlı olduğunu, bunları on tane deri kapağın nasıl kullanıma göre kapatıp açarak kalbe kan dolmasını ya da kanın kalpten tamamen boşalmasına engel olduğunu tespit etmiştir.

zaten esasen bir eylem insanı olan ve bilimlerde de deney, veri, sonuç alma gibi hususlara eğilerek eylemi öğütleyen bir kimseden de böyle bir yaşam beklenirdi. gök bilimleri üzerine de pek çok deneyi ve bulgusu vardır. zaten kendisinin metodu buluş mantığı da şöyle ''ulan belli ki kafamdaki deneylerin hepsini yapabilmek için hiçbir zaman yeterince para ve zamana sahip olamayacağım, zaten hiçbir insan normal bir ömür süresince bunların hepsini gerçekleştiremez, o zaman öyle bir metod bulayım ki benden sonra bunu takip edenler dünya'yı bambaşka bir yer haline getirsinler.''

kendisinin de paylaştığı 'insanoğlunun tabiata hükmetmesi' fikrini son derece destekleyen bir görüştür bu. ve insanoğlununu doğaya hükmetme arzusu, descartes'in yaşadığı çağın yaygın bir düşüncesidir. zira bilimlerin somut meyveleri artık toplanmaya başlanmıştır ve insanoğlunun doğa karşısında 'gözlemci' rolü, yerini yavaş yavaş 'müdahale edebilen' rolüne bırakmaktadır.

lakin descartes, bilimlerde ve deneylerde bir demokrasi ortamına pek sıcak bakmaz. ona göre bir grup olması gerekse dahi, bu 'bir kişinin' yönetiminde olmalıdır. çok seslilik ona göre felsefi ve insani bir takım dürtüleri tatmin etmeye yarayan ve bunun haricinde bilime pek katkısı olmayan bir şey olsa gerek.

ahlak düşüncesinden bu düşünceye varış şekli belki çıkabilir, zira kendisi 'madem gerçeği tam olarak keşfedemedim, o halde ben yine de ahlaklı yaşayabilmek ve en azından aksiyonlarımı düzenleyecek bir ahlaka sahip olmak adına bir yol tutturmalıyım -o yolun doğruluğunu yanlışlığını tamamiyle bilemesem de-. yani descartes, bugünün düşüncesine -bence- tezat bir şekilde, 'ben bir yol tutturayım da yine' mantığıyla hareket ediyor ahlak yapısında. ve bu da yine yüksek ihtimalle şüphecilerin şüphelerinden ötürü her türlü ahlak sistemini sorgulayan ve hiçbirine güvenmeyen tutumlarına bir miktar tepki de içeriyor. ayrıca bu, descartes'in düşünüş biçimine de uyuyor. o, yakınlarının ve güvendiği kişilerin doğru görüşlerinden kendine bir yol çiziyor ve 'hiçbir ahlak sistemim olmamasındansa bir tanesinden yola çıkayım' diyor.


yazmayı pek sevmediği ve etrafından gelen ısrarlara karşılık ve bilimlerle alakalı gelişmeler için kılavuzluk etme isteği nedeniyle yazdığını sanıyoruz. ayrıca son derece mütevazi bir kişi gibi görünüyor yazılarından da. fazla şöhret peşinde koşmaktan hep kaçındığını dile getiriyor. bunun hayatta en çok önem verdiği iki şeye, özgürlüğüne ve boş zaman sahibi olmasına engel olacağından korkuyor.

Georg Wilhelm Friedrich Hegel

avrupa-merkezci filozof. günah mı, değil. hegel felsefesini fosseptik çukuruna göndermemize sebep olur mu, olmaz. 19.yy'da alman entelektüel seçkini olup, avrupa'yı herşeyin merkezinde görmek şaşırtıcı mı, hiç değil. fikri arızaları niye tefrik edemeyiz bilmem. mesele, hegel figürünün ne tür iktidar teknolojilerine hizmet etmiş, hangi entelektüel üretim alanında ortaya çıktığını akılda tutarak düşünmek.

kendisinin dönemin sömürgeci-protestan entelektüel üretim alanı içerisinde kurulmuş akademik habitus'unu deşmek, hegelcilerin kutsalına küfür oluyor galiba. e adam böyle inşa edilmiş baba? avrupalı-emperyalist zihniyetin içinden tefekkür eylediğini, bin türlü metafizik dereden su taşıyarak inkar mı edelim? etmeyelim ki, ne diyor, daha iyi anlayalım. çarhıma da germeyelim, başına hale de kondurmayalım.

...

avrupa sömürgeciliğinin beyaz-olmayan topluluklarla ilişkisinin kapitalistleşmeye yeni başladığı bir dönemde yazar adamımız. ama almanların ciddi bir sömürge gücü sahibi olmadığı bir dönemdir aynı zamanda, hegel sömürgeci dispositif'in içinden, kendini sınırda bırakabilerek, gözlemler. afrika'daki 1884-1896 arası alman sömürgelerinin prügelpolitik'i (dayak politikası) henüz ortada yoktur.

hegel için "kara adam", "afrikalı", "kindernation" mensubudur: siyahlar çocuksu uluslara ait kimselerdir, düşünümsel olamazlar ve eylemlerine ahlaki anlamlar veremeyecek kadar ilkeldirler:

"die neger sind als eine aus ihrer uninteressirten und interesselosen unbefangenheit nicht heraustretende kindernation zu fassen. sie werden verkauft und lassen sich verkaufen, ohne alle reflexion daraber, ob diess recht ist oder nicht. ihre religion hat etwas kinderhaftes. das hohere, welches sie empfinden, halten sie nicht fest; dasselbe geht ihnen nur flüchtig durch den kopf..."[1]

bunların dinleri de çocuksudur. bazı yüksek değerlere vakıf olabilirler ama bunları soyutlamalar halinde sabitleyemezler. bunu beceremedikleri için fetişler üretirler, buna yaklaşmak adına. tanrılar icat ederler, ama işlerine yaramaz hale gelince bunları bir kenara da atabilirler (çok kral iş lan aslında). bu siyah abiler eğitilebiliyorlar hegel'e göre, ama sağları solları belli olmuyor, "en korkunç, ürkütücü" şeyler de yapabiliyorlar. ki, "kültüre doğru eğilim" sahibi olmadıkları için, eğitilmeleri, eğitimlerinin kalıcı etkileri olması da zor. durum böyle olunca, bir başka hegelci erdeme de haiz olamıyorlar: ilerleyemiyorlar.

beyaz olmayan milletlerin inançları hakkındaki bu varsayımlar, elbette ki, kurumsal olarak amerika kıtasındaki ispanyol yayılması sırasında katolik kilisesi'nin tartışmalarına, oradan felsefeye bulaşıyor.

hegel bu incelemelerini "geographische grundlage der weltgeschichte"de genişletmiş (vorlesungen über die philosophie der geschichte başlıklı çalışmasında, "tarih felsefesi üzerine dersler") . tanrı ve yasa gibi nesnelliklerin bilincine sahip olmayan siyah adam, hegel'e göre, "doğal adam"dır, yani vahşi ortamda yaşayan, evcilleştirilebilir olmayan. ki dini de buna delalet eder: büyüden ibarettir ve herşeye kadir bir tanrı kavramından mahrum kalmıştır bu din.[2] idolünü siyah adam kontrol eder; esirgeyen tanrı, bağışlayan tanrı soyutlamasına ulaşamaz, teslim olamaz. insanın üstünde bir değer kabul edilmeyince de, yamyamlık da yapılır, katliam da, hegel'e göre.

ama bir nüans katar hegel: siyahlar, diğer vahşi halklarla karşılaştırıldığında, modern kölelik kurumunun ilerici etkileri sayesinde, kulturmenschen haline getirilebilmişlerdir. kiliseler kurmuşlar, rahipler çıkarmışlar, okuma-yazma öğrenmişler. öte yandan ispanyollar ve diğerleri amerika'da yerlilere yüksek batı kültürü götürdüklerinde bu vahşiler bir tek alkolizmi kapmışlar:

"die schwache des amerikanischen naturells war ein hauptgrund dazu, die neger nach amerika zu bringen, um durch deren krifte die arbeiten verrichten zu lassen; denn die neger sind weit empfanglicher fur europaische cultur, als die indianer, und ein englischer reisender hat beispiele angefuhrt, dass neger geschickte geistliche, aerzte u. s. w. geworden sind (ein neger hat zuerst die anwendung der chinarinde gefunden), wahrend ihm nur ein einziger eingeborner bekannt ist, der es dahin brachte, zu studiren, aber bald am uebergenusse des branntweins gestorben war."[3]

işte zurna zırt diyor: hrıstiyan olabilen siyah, kültür adamı olabilmiştir! tarihötesinden, dünya tinini yakalayarak, tarihin içine girebilmiştir.

bunun karşısında, güney amerika'nın "ilkellerinin" durumunu ümitsiz görür. bu coğrafyada "hayvanlar bile insanlar gibi aşağılık bir durumdadır", yerlilerin duruşları bile bozuktur, hrıstiyanlığı öğrenemezler, çocuk gibidirler. hatta, ispanyol kanı taşıyan melezler (creoleler), soylu ve üstün ispanyol karakterinden zerre etkilenmemiş gözükürler, ilkel atalarının töresini sürdürmeyi tercih ederler.

...

velhasıl, avrupalı, yüksek protestan ahlağı ile, hegel'e göre, kölelik denen o sevimsiz kurumu ilga edebilir, köle ile kurduğu ilişki avrupalıyı özgürleştirebilir. lakin hrıstiyan olamadığı müddetçe, özgürleşen kölenin çocukluk hastalığından kurtulması, tarihe dahil olması, mümkün gözükmüyor hegel'in gözüne. belli özelliklere sahip insanlar evrenselliğe temas edebilir, belli özelliklere sahip olanlar için durum ümitsizdir.

zira nedir, felsefenin tarihi de, tarih felsefesi de, bize benzeyen insanların fikirleri hakkında olmalıdır. buradan hegel'i lanetleyici bir ders değil, bu fikir üretim biçiminin (metateorik ayrıntıları ne kadar seksi olursa olsun) yapısal koşullarını, değişimini anlayabileceğimiz bir ders çıkarmak lazım. ya da şöyle bitireyim, benim kafam tarihsel-sosyolojik çalışıyor, felsefe ile hasbi tefekkür ilişkisi kuramıyorum, o yüzden hegelciler darılmasın.

...

[1] samtliche werke, der. hermann glockner (stuttgart: fromann, 1927), x, 73-74.
[2] aynı derleme, xi, 138-139.

[3] xi, 123-124.

David Hume

1711 yılında edinburgh'da dünyaya gelen iskoçyalı filozof ve tarihçidir. hume, edinburgh üniversitesi’nde tahsilini tamamladı, edebiyat ve hukukla ilgilendi. kısa bir süre ticaretle uğraştı, daha sonra fransa'ya gitti (1734) ve burada en önemli çalışması olan "insan doğası üstüne bir inceleme" (a treatise of human nature-1739) adlı eserini hazırladı. iskoç bir asilzadeye özel öğretmen olarak hizmet ettiği kısa bir dönem dışında bütün hayatını bilimsel çalışmalar ile geçirmiştir. yazılarının çoğunluğu felsefe, siyaset ve tarih üzerinedir. ancak nüfus, para ve uluslararası ticaret konularında da birçok makale yazmıştır. "ahlak ve siyaset üstüne denemeler" (essays moral and political-1741-1742), "ahlak ilkeleri üstüne araştırma" (an inquiry concerning the principles of morals-1751) ve "siyasî söylevler" (political discources-1752) adlı eserleri hume'un bir filozof olarak ün kazanmasını sağladı. düşünürün iktisadî görüşlerinin yer aldığı siyasî söylevler 18. y.y.daki önemli ekonomik eserler arasında yer alır ve şahsî arkadaşı adam smith üzerinde etkili olmuştur. ölümünden sonra çıkan eserleri şunlardır: dinin tabiî tarihi (natural history of religion); tabiî din üzerine diyaloglar (dialogues on natural religion); intihar ve ruhun ölümsüzlüğü üstüne deneme (on suicide and on the immortality of the soul). edinburgh barosu kütüphane müdürlüğüne getirilen hume, bu görevi sırasında yazmaya başladığı "ingiltere’nin tarihi" (history of england-1754-1762) adlı eseri ile para ve şöhrete kavuştu. paris'e elçilik katibi olarak gitti ve orada j.j. rousseau ile tanıştı. iskoçya'da bir yıl kadar müsteşarlık yaptı. ahlak ve teoloji alanındaki geleneksel hristiyan argümanları hakkındaki şüpheleri ve ampirik metodu tercih etmesi nedeniyle bütün fikirleri hakkında şüphe oluşturuldu. hume’un felsefesi, locke ampirizmine ve berkeley'in idealizmine dayanır.

hume, klasik liberal iktisatçıların yetişmesinde oldukça önemli bir rol oynadı ve ekonomik düşünceye önemli katkılarda bulundu. ödemeler dengesinin sürekli olarak fazla vermesini savunan merkantilist düşünceye cevabı olan "madeni para akım mekanizması" (specie-flow mechanism) varsayımı ekonomik düşünceye ilk katkısıdır. hume’un ülkelerarasındaki değerli maden akımını inceleyerek serbest ticaret neticesinde ülke parasının dışarıya kaçacağı ve ülkenin fakirleşeceği hakkındaki merkantilist düşünceyi eleştirmesi "paranın miktar teorisi" analizine önemli bir katkıdır. ihracat ve ithalat fazlasının ülke içinde yarattığı genel fiyat seviyesi değişmeleriyle, ödemeler bilançosunda otomatik dengeyi sağlayacağı yolundaki klasik teorinin ilk açıklaması hume'a aittir.

hume, kısa vadede para arzındaki değişmelerin faiz oranını pek fazla etkilemeyeceğini, ancak ekonomik büyüme ile atbaşı gidiyorsa uzun dönemde para arzındaki artışın faizleri düşüreceğini öne sürerek takipçilerinin "sürünen enflasyon teorisi" (the theory of creeping inflation) varsayımlarından bahsetmelerine neden olmuştur.

hume'un ekonomik düşünceye üçüncü katkısı modern ticarî topluluklardaki politik hürriyetin artması ile bireycilik ve ticaretin gelişmesi sonucunda gündeme gelen siyasi desantralizasyon arasında içsel bir bağlantı olduğu düşüncesidir. kısaca, politik hürriyet ekonomik hürriyetten kaynaklanır. smith için bu çok önemli bir katkı sayılır.

hume, serbest ticaretin, kaynakların daha rasyonel dağılmasını sağlayacağını savunmaktaydı. ekonomi alanındaki önemli yazıları "writings on economics" (1752-58) adı altında toplanmıştır.

başlıca eserleri:

-- dialogues concerning natural religion, indianapolis, bobbs-merrill, 1947.

-- essays moral, political and literary, london: longmans, green, 1882.

-- writings on economics, madison, university of wisconsin press, 1955.

-- hume on religion, (r. wollheim. ed.) london: collins, 1963.

-- an enquiry concerning the principles of morals, 2nd ed, la salle, ill: open court, 1966.

-- moral and political philosophy, new york: hafner pub. co. 1972.

-- a treatise of human nature, oxford: clarendon press, 1960.

-- theory of politics: containing a treatise of human nature book iii, parts i and ii, and thirteen of the essays, moral, political and literary, austin, university of texas press, 1953.

-- the natural history of religion, calif stanford, stanford university press, 1957.


-- political essays, cambridge: new york: cambridge university press, 1994

16 Aralık 2015 Çarşamba

Lillian Hellman

aramızdan ayrıldığı güne kadar stalin'i savunmaya devam etmiş iflah olmaz bir stalinist olan lillian helman, kendisi gibi sıkı bir solcu kimliğine sahip, fakat kendisinin aksine anti-stalinist görüşleri savunan meslektaşı mary mccarthy ile hayatı boyunca didişmiştir. troçkist mary mccarthy de, lillian hellman gibi zamanının en önemli kadın yazar ve eleştirmenlerinden biriydi, fakat ikisi de - spaghetti western filmlerindeki "bu kasaba ikimize dar" repliğini andıran bir vaziyet sonucu - makalelerinden, oyunlarından, eleştirilerinden çok birbirleriyle olan kavgaları, atışmaları, uysun uymasın her ortamda birbirlerine laf sokuşturmaları ile ünlü olmuşlardır (anglo-amerikan edebiyat dünyasına o zamanlar iki güçlü kadın sesi fazla mı gelmiş nedir?) keza bugün de öncelikle 30 yıllık münakaşalarıyla hatırlarız onları, aklımıza geldikleri ender zamanlarda isimlerini beraber anarız. öyle ki, bu efsanevi düşmanlık "contentious minds: the mary mccarthy/lillian hellman affair" isimli bir tiyatro oyununa ilham kaynağı bile olmuştur (ben seyretmedim, filmi çevrilince seyredeceğim ama.)

bu otuz yıl savaşları'ndan günümüze ulaşan, bizlere miras kalan ise çok hoş bir özlü söz, pek neşeli bir ayar klasiğidir: 18 ekim 1979 tarihinde mary mccarthy pbs'de yayınlanan "the dick çavett show" isimli edebiyat ağırlıklı söylesi programına çıkar, ve de söz tabii ki dönüp dolaşıp lillian hellman ile ne alıp veremediği olduğuna gelir. ve de mary mccarthy şu unutulmaz cümleyi sarfeder: ""every word she writes is a lie, ıncluding 'and' and 'the.'" ("o kadının yazdığı her sözcük yalandır, "ve" ve "o" dahil olmak üzere.")

bunun üzerine hellman hem mary mccarthy'e, hem de pbs televizyonuna kendisine hakaret edildiği ve iftira atıldığı iddiasıyla dava açar. edebiyat dünyasını ikiye bölen bu dava (evet, çok fuzuli işlerle uğraşıyorlarmış gerçekten, gerçi "şimdi daha mı anlamlı işlerle uğraşıyorlar edebiyat eleştirmenleri?" diye soracak olursanız verecek cevap bulamam, gözlerimi kaçırırım, ayaklarımı birbirine sürterim, konuyu değiştiririm, parantezi kapatırım.) 5 yıl kadar devam etti, entel sofralarına çerez oldu; netekim lillian hellman'ın 1984'te ebediyete intikal etmesi sonucunda (bkz: to meet marx) dava da sonuçlanamadan düştü maalesef. zaten mary maccarthy de 5 yıl sonra (1989) - etrafta didişecek, ayar maratonlarına girişecek kimse bulamadığından olsa gerek - lillian hellman'ın yanına göçtü gitti.


şahsi kanaatim, cehennemin sadece çok ama boş konuşan entelektüellere ayrılmış 13. katında (bkz: dantes inferno) birbirlerine laf atmaya, "lillian'in yüzündeki çizgiler grand canyon'dan derin", "mary mal mal sırıtmasa daha iyi olacak, zira dişleri hardal rengi" şeklinde didişmeye devam ettikleridir.