26 Aralık 2015 Cumartesi

Rene Descartes

hem kendi çağı için hem de insanlığın sonraki yılları için büyük etki yaratmış ve dönüm noktası niteliğinde fikirler ortaya koymuş bir kişi.


bir defa descartes'in ortaya çıktığı döneme baktığımız zaman karşımıza çıkan, çat pat yükselişe geçmeden önceki son dönemeçlerini alan bir bilim ve soyut alanda varsayımlar yapmaktan başka bilime pek desteği olamayan bir felsefe. en azından descartes'in kendi anlatımından anladığımız bu. bilimi ve felsefeyi alakadar eden konular hakkında ya kendine son derece güvenerek varsayımlarda bulunanlardan, ya da 'nasıl olsa bunu benden daha iyi düşünebilecek birileri çıkar' diye sinenlerden yaka silker haldeki descartes, bu cendereden çıkmak için 'ben bilirim' diyor.

yani eğer ortada bilinebilecek bir bilgi varsa, bunu önce kendime bir metod inşa etmekle ben, yani aklım kavramalı. şüphecilikle en büyük alıp veremediğinin de sebebi, en azından kendi düşünüşünden ve bu yolla da kendi varoluşundan emin olabilmesi ve diğer her şeyi yine bu ölçekte kavrayabilmeye yetkin olması sanırım. yani tüm bunlara inanıp da her şeyden şüphe eden bir düşünce ile illaki kafa kafaya gelecekti düşünür.

metodu da düşüncesi gibi. işi yokuşa sürmek ya da kendini çok bilir göstermek, gerçekten de değerli ve büyük hissetmek için 'büyük meselelere' ya da 'karışık meselelere' kafa yoranlara inat, descartes 'en basit' olandan yola çıkıyor. 'sezginin kavrayabileceği şeyler'in bilgisinin peşinden gidiyor yani. bunun için de doğruluğuna ve doğrulanabilirliğine en çok güvendiği matematik ve geometri alanlarına uygulanabilirliği olan metodunu geliştiriyor.

metodu: aklın anlayışının güvenebileceği en net bilgiler, sezgilerimizin oldukları gibi alabildiği bilgilerdir. herhangi bir konuda bilgi sahibi olabilmek için, bu sezgilerimizin ilk aldıklarından daha karışıklara doğru bir sıra oluşturulmalıdır ve konu bu sıra uyarınca basitten karışığa ele alınmalıdır. akabinde elde edilen veri, olabildiğince çok kategoriyle ya da bölümle parçalanmalıdır. o zamana dek konuyla alakalı yapılmış deneyler etüd edilir, sonuçları verilerle incelenir ve yenileri yapılır.

'ne var ki bunları düşünmekte' diyebilirsiniz. fakat bana sorarsanız onun bu basite indirgeyen görüşü gerçekten de bilimin ilerleyişinde bir temizleme hareketidir.

descartes kişilerin, önceki bilgiyi çok becerikli şekilde hatmedip satmalarından ziyade, zihinlerinde öyle bir mekanizma yerleşsin istiyordu ki, bu kişiler başka hiçbir eski referans noktasına gerek kalmadan istedikleri gerçekleri arayıp kendileri bulabilsinler. böylece akılları, ortaya atılmış onlarca farklı teori, felsefi ekol, bilim ekolü, düşünce sistemi arasında bulanmasın, bunların peşinden giderken yolda kaybolmasınlar. bunun için de kurduğu metod ve düşünce sistemi son derece basit tutulmaya çalışılmış sanıyorum. elbette bu metod olmadan da doğrunun bulunduğunu ve bulunabileceğini reddetmiyor fakat descartes'in söylediği, metodsuz bulunan doğruların da tesadüfi olacakları ve gereğinden fazla pek çok gereksiz tecrübeden sonra birkaç kırıntıdan ibaret kalacakları.

anlayış yolunda da onda göre birkaç cihazımız var, bunların ilki anlığımız (bkz: understanding), diğerleri de ona yardımcı olmak üzere: duyularımız, imgelemimiz ve belleğimizdir. duyularımız en basit ve en doğru bilgiyi kavramaya yararken, imgelem ve belleğimiz daha çok tümdengelimle yaptığımız çıkarımlar sonucu edinilen bilgiyi anlamaya yararlar. ayrıca belleğimiz, sezgiyle bir anda anlayamayacağımız şekilde büyüyen ve genişleyen problemleri anlamak ya da kavramak yolunda yanıltıcı olabilir ve güvenilmezdir. bu sebeple böyle noktalarda, örneğin çok uzun formüllerin oluşması gereken yerlerde ya da uzun ve devamlı orantılarda, belleğimize güvenmek durumunda kalmak yerine oluşturduğumuz metoda güvenmemiz gerektiğini savunuyor descartes.

descartes varolan şeyleri ise şöyle kategorize ediyor:

a) basit şeyler:

a1) tinsel (manevi) şeyler a2) cisimsel şeyler a3) her ikisinin karışımı şeyler

b) karmaşık şeyler

c) bileşik şeyler

c1) anlıkça anlaşıldığı gibi olan şeyler c2) kendi öz bileşiminde olanlar

descartes'e göre anlığımızın iki esas işlevi vardır, bunlar: 1. sezgi ve 2. tümdengelim.

fakat yukarıda da bahsettiğim gibi, tümdengelim dayanak olarak bellekteki birikenleri kullandığından ötürü, descartes'in düşüncesi ışığında yorumlarsak, sezgi kadar kesin bir bilgi kaynağı olamaz zira bellek kendinden hata yapmaya yatkın bir aracımızdır.

ona göre güçlük basite indirgenmeli ve bölünmelidir; yönelinmesi gereken bilgi, duyular için en algılanabilir olan bilgidir. buna bir örnek vermek gerekirse, bizzat aklın yönetimi için kurallar'dan:

''diyelim ki, örneğin kimi doğal güçler ara ortamı bir anda aşarak uzak bir yere, aynı anda ulaşabilirler mi diye araştırmak istiyorum. bu tür eylemlerin bir anda oluşlarının rastlantı olup olmadıklarını yoklamam için zihnimi yöneltmem gereken şey manyetik güç ya da yıldızların etkisi, hatta ışık eyleminin hızı değildir, çünkü araştırma konumun ne olduğunu belirlemek daha zor olacaktır; buna karşılık, daha çok, cisimlerin lokal devinimlerine bakacağım, çünkü bütün bu cins şeylerde duyular için daha çok algılanabilir başka bir şey yoktur; şunu belirleyeceğim: bir taş elbette bir yerden öbür yere bir anda geçemez, çünkü o bir cisimdir; oysaki taşı devinime geçiren güce benzer bir güç ancak çıplak olarak bir maddeden öbürüne geçerken aynı anda ulaşabilir. diyelim bir sopa, uzunluğu ne olursa olsun, bir ucuna devinim verdiğimiz zaman, sopanın burasını harekete geçiren gücün, zorunlu olarak, bir ve aynı anda her yerini birden devindirdiğini kolayca görürüm, çünkü o güç, kendisini taşıyacak, örneğin taş gibi, herhangi bir cisim içinde olmadan çıplak olarak kendi başına ulaşmaktadır.''

descartes'in bu cümleleriyle bugün şunu görüyorum ki, bugünün fiziğinin geldiği en son nokta olan kuantum mekaniği bile, ışığın bizzat kendisinin 'nelerden oluştuğunu' inceleyen biliminsanlarının bulguları sayesinde geliti. yani ışık tanecikli midir, dalga mıdır vb. gibi. sonuç olarak görüyoruz ki, yüzyıllar sonra bile, descartes'in işaret ettiği üzere soyut varsayımlardan öteye gidemeyeceğimiz yerden değil de algılayabileceğimiz en basit noktadan başlarsak gerçekten bir şeyler elde edebiliyoruz.

descartes'e göre, doğruyu yalnız anlığımız bilebilir ve gerçeklik yönünden şu üç şeyi incelemek yeterlidir:
1. (önce) kendiliğinden görünen.
2. belli bir nesne bir başkası aracılığı ile nasıl bilinir
3. bunların her birinden hangi çıkarsamalar yapılabilir

fakat descartes, ideaların algılanması ve oluşması yolunda imgelemin de önemini es geçmemekle beraber şunu söylüyor: eğer anlığın ilgilenmekte olduğu şey maddi, gövdesel bir şey değilse, kişi duyuları gibi araçları bir kenara bırakmalı ve imgeleminin yolunu açmak için yalnızca imgelem gücü ile hareket etmelidir. aksi halde de, anlığın halihazırda konusu somut, maddi ya da duyularla algılanabilen bir şey ise, imgelem bir araç olarak böyle bir anlama evresinde kullanılmamalıdır.

descartes'in şeyleri bir başka kategorize ediş şekli ise:

a) salt zihinsel şeyler: hiçbir maddi imgenin yardımı olmaksızın yaratılışımızla beraber bilmekte olduğumuz şeyler, örneğin: bilgi, şüphe, bilgisizlik, istem, istenç eylemi gibi şeyler. bunları öğrenmeyiz. bunları tanıyabilmek için akıl sahibi olmak yeterlidir.

b) salt özdeksel (maddi) şeyler: şekil, uzam, devinim gibi, varlıkları ancak cisimlerin varlıkları yolu ile bilinebilen şeyler.

c) orta olanlar. akıl tarafından özdeksel şeylerin imgelerinin sezilmesi ile tanınabilirler. yani cisime bağlı olup fakat yine de aklın kendiliğinden var olan bir takım şeylerle tanımlananlar örneğin: birlik, varlık, süre gibi kavramlar.

bu biliş şeklini şu şekilde işletirim: baktığım herhangi bir şey, devinim halinde değil ise (düşünce)= şekil + dinginlik kavramlarını birleştirerek o şey hakkında ilk bilgimin edinilmesini sağlar.

descartes'e göre basit şeyler, kendi aralarında iki türlü bağlanırlar: ya zorunlu olarak ya da olumsal (zorunlu olmadan) olarak.

zorunu bağ: biri öbürünün kavramı içerisinde, birbirinden ayırt edemeyeceğimiz ölçüde, iyice girdiği durumlarda, bunların aynı olduklarına hükmediyorsak. örn: şeklin uzamla, devinimin süreyle bir arada oluşu. yani birbirlerinden ayrı olarak kavrayamayacağımız nitelikte şeyler.

olumsal bağ: şeyler arasında hiçbir çözülmez bağ bulunmadığı durumlarda. örneğin cisim canlıdır, insan giyiniktir dediğimde oluşan bilgi.

bu birleşimlerin ise üç şekli vardır:

a) itki yolu: akılda deney vs. yoluyla değil ama kendiliğinden bir mecbur olma haliymiş gibi kendini bağımlı gösteren şeyler yani mutlak bağlı diyebileceğimiz şeyler.

b) sanı you: örneğin su dünyanın merkezinden daha uzaktaysa, topraktan daha az yoğun bir özdür, hava da suyun üzerinde bulunduğundan hem daha az yoğun hem daha hafiftir gibi sanılar.

c) tümdengelim: hava ile dolu uzaya bakıp, bunun içeriğini herhangi bir duyumuzla algılayamayınca buradan hareketle boşluk doğası ve uzay doğası arası yanlış bir bağ kurmak, dolayısıyla uzayın boş olduğu sonucuna varmak gibi. yani tikel ya da olumsal objeden genel ve zorunlu bir şey çıkarttığımızda böyle olur. ve sanırım descartes'e göre de en güvenilmez bilgi buradan gelir.

önemli bir anahtar nokta daha aynı kitaptan:

''not etmek gerekir ki, tam olarak anlaşılmış sorunlar arasına yalnızca üç şeyi belirgin olarak gördüklerimizi koyuyoruz: (1) aradığımız şey, (2) karşımıza çıktığında onu hangi belirtilere göre tanıyacağız, onu tamtamına hangisinden çıkarmak zorundayız (3) bu objeler arasında, biri değişmedikçe öbürünün de asla değişmeyeceğini gerektiren bir bağımlılık bulunduğunu nasıl tanıtlayacağız.''

aynı zamanda descartes, sözcük ve kavramların dilsel yönleri ile alakalı tartışmaları da son derece yersiz bulmaktadır ve kendisi kavram kargaşasına meydan bırakmayacak şekilde kullanmaktadır kavramlarını (latince ve fransızca yazdı eserlerini).

mesela kendi alanlarından biri olan geometri ve matematik için; kare kök ve küp kök ifadelerini dahi kafa karıştırıcı ve gereksiz bulan descartes, bunlar için kök yerine birinci orantılı, kare yerine ikinci orantılı, küp yerine üçüncü orantılı demeyi daha uygun buluyor.

esas olarak özetlemek gerekirse, descartes bilim için önemli olanın, bir neyi arayacağımız bilmek, iki hangi parametrelere göre arayacağımız bilmek olduğunu söylüyor diyebilirim.

descartes düşüncesinin bir başka ilgi çekici noktası da, onun savunduğu şu önermedir: imgesel ve soyut düşünceler hakkında kafa yorarken dahi, somut parametreler kullanırız. örneğin yaşamımızda bir sorunumuzla bir başka sorunumuzu kıyaslarken 'iki kat daha çile çektim' demek gibi. burada beyin gerçekten de somut ölçüm cihazlarından faydalanmadan edemez. ya da birkaç şarkıcının sesini aklıdan kıyaslarken, incelik seviyelerini de yine böyle, aklımızdan somut cisimler sayarcasına kullandığımız yöntemlerle sayım ya da karşılaştırma yaparız.

yalnız başka şeylerle kavranabilecek ve birbirinden bağımsız kavranabilecek şeyler arasındaki farkın altını çizen descartes şunu şöylüyor: cismin uzamı vardır dendiği zaman, cisim ve uzam ayrı ayrı düşünülemez. çünkü biz uzamı cisimlerden biliriz ve bildiğimiz her cisim de bir uzamla var olabilir (zihnimizde). buna karşın, paul çok zengindir dendiğinde paul ve zenginlik tamamen apayrı ve birbirlerinden yoksun olarak düşünülebilirler. işte bu noktada 'uzam cisim değildir' dendiğinde, bu deyiş yanlış bir takım yollara saptırabilir insanı. burada bunu söyleyenlerin atladığı şey, uzamın imgelen taratından bağımsız olarak yakalanamayacağına dikkat etmeksizin onu gerçek bir idea olarak almaktır (halbuki gerçek bir idea olması için onu bağımsız olarak kavramış olmamız gerekir). böyle bir idea da ister istemez cisim kavramını kapsadığından, 'uzam cisim değildir' deyişi, idealar bazında 'bir şey aynı anda cisimdir ve değildir' demiş gibi olurlar diyor düşünür.

aynı cins varlıklar arası oranların iki temel noktası vardır descartes'e göre, bunlar:

a) düzen (order): ölçüden daha kolay tespit edilir çünkü yalnız karşılaştırılan iki cisim arasında mevcuttur.

b) ölçü (measure): karşılaştırılan ya da ölçülen iki şey haricinde bir üçüncü kavram gerektirdiğinden daha zordur (örneğin kilogram gibi).

descartes'in hayatına dair beni en çok şaşırtan noktalardan biri, kendisinin insan anatomisine olan merakı ve yanılmıyorsam hollanda'da yaşadığı yıllar boyunca neredeyse her gün kasaplarda yapılan hayvan kesimlerine şahitlik edip buralardan edindiği parçaları incelemesidir. böylece kalp ve kulakçık-karıncık sistemini, kalbin soluna ana atardamar ve akciğer toplardamarın, soluna ana toplardamar ve akciğer atardamarının nasıl bağlı olduğunu, bunları on tane deri kapağın nasıl kullanıma göre kapatıp açarak kalbe kan dolmasını ya da kanın kalpten tamamen boşalmasına engel olduğunu tespit etmiştir.

zaten esasen bir eylem insanı olan ve bilimlerde de deney, veri, sonuç alma gibi hususlara eğilerek eylemi öğütleyen bir kimseden de böyle bir yaşam beklenirdi. gök bilimleri üzerine de pek çok deneyi ve bulgusu vardır. zaten kendisinin metodu buluş mantığı da şöyle ''ulan belli ki kafamdaki deneylerin hepsini yapabilmek için hiçbir zaman yeterince para ve zamana sahip olamayacağım, zaten hiçbir insan normal bir ömür süresince bunların hepsini gerçekleştiremez, o zaman öyle bir metod bulayım ki benden sonra bunu takip edenler dünya'yı bambaşka bir yer haline getirsinler.''

kendisinin de paylaştığı 'insanoğlunun tabiata hükmetmesi' fikrini son derece destekleyen bir görüştür bu. ve insanoğlununu doğaya hükmetme arzusu, descartes'in yaşadığı çağın yaygın bir düşüncesidir. zira bilimlerin somut meyveleri artık toplanmaya başlanmıştır ve insanoğlunun doğa karşısında 'gözlemci' rolü, yerini yavaş yavaş 'müdahale edebilen' rolüne bırakmaktadır.

lakin descartes, bilimlerde ve deneylerde bir demokrasi ortamına pek sıcak bakmaz. ona göre bir grup olması gerekse dahi, bu 'bir kişinin' yönetiminde olmalıdır. çok seslilik ona göre felsefi ve insani bir takım dürtüleri tatmin etmeye yarayan ve bunun haricinde bilime pek katkısı olmayan bir şey olsa gerek.

ahlak düşüncesinden bu düşünceye varış şekli belki çıkabilir, zira kendisi 'madem gerçeği tam olarak keşfedemedim, o halde ben yine de ahlaklı yaşayabilmek ve en azından aksiyonlarımı düzenleyecek bir ahlaka sahip olmak adına bir yol tutturmalıyım -o yolun doğruluğunu yanlışlığını tamamiyle bilemesem de-. yani descartes, bugünün düşüncesine -bence- tezat bir şekilde, 'ben bir yol tutturayım da yine' mantığıyla hareket ediyor ahlak yapısında. ve bu da yine yüksek ihtimalle şüphecilerin şüphelerinden ötürü her türlü ahlak sistemini sorgulayan ve hiçbirine güvenmeyen tutumlarına bir miktar tepki de içeriyor. ayrıca bu, descartes'in düşünüş biçimine de uyuyor. o, yakınlarının ve güvendiği kişilerin doğru görüşlerinden kendine bir yol çiziyor ve 'hiçbir ahlak sistemim olmamasındansa bir tanesinden yola çıkayım' diyor.


yazmayı pek sevmediği ve etrafından gelen ısrarlara karşılık ve bilimlerle alakalı gelişmeler için kılavuzluk etme isteği nedeniyle yazdığını sanıyoruz. ayrıca son derece mütevazi bir kişi gibi görünüyor yazılarından da. fazla şöhret peşinde koşmaktan hep kaçındığını dile getiriyor. bunun hayatta en çok önem verdiği iki şeye, özgürlüğüne ve boş zaman sahibi olmasına engel olacağından korkuyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder