hem kendi çağı için hem de insanlığın sonraki yılları
için büyük etki yaratmış ve dönüm noktası niteliğinde fikirler ortaya koymuş
bir kişi.
bir defa descartes'in ortaya çıktığı döneme
baktığımız zaman karşımıza çıkan, çat pat yükselişe geçmeden önceki son
dönemeçlerini alan bir bilim ve soyut alanda varsayımlar yapmaktan başka bilime
pek desteği olamayan bir felsefe. en azından descartes'in kendi anlatımından anladığımız
bu. bilimi ve felsefeyi alakadar eden konular hakkında ya kendine son derece
güvenerek varsayımlarda bulunanlardan, ya da 'nasıl olsa bunu benden daha iyi
düşünebilecek birileri çıkar' diye sinenlerden yaka silker haldeki descartes,
bu cendereden çıkmak için 'ben bilirim' diyor.
yani eğer ortada bilinebilecek bir bilgi varsa, bunu
önce kendime bir metod inşa etmekle ben, yani aklım kavramalı. şüphecilikle en
büyük alıp veremediğinin de sebebi, en azından kendi düşünüşünden ve bu yolla
da kendi varoluşundan emin olabilmesi ve diğer her şeyi yine bu ölçekte
kavrayabilmeye yetkin olması sanırım. yani tüm bunlara inanıp da her şeyden
şüphe eden bir düşünce ile illaki kafa kafaya gelecekti düşünür.
metodu da düşüncesi gibi. işi yokuşa sürmek ya da kendini
çok bilir göstermek, gerçekten de değerli ve büyük hissetmek için 'büyük
meselelere' ya da 'karışık meselelere' kafa yoranlara inat, descartes 'en
basit' olandan yola çıkıyor. 'sezginin kavrayabileceği şeyler'in bilgisinin
peşinden gidiyor yani. bunun için de doğruluğuna ve doğrulanabilirliğine en çok
güvendiği matematik ve geometri alanlarına uygulanabilirliği olan metodunu
geliştiriyor.
metodu: aklın anlayışının güvenebileceği en net
bilgiler, sezgilerimizin oldukları gibi alabildiği bilgilerdir. herhangi bir
konuda bilgi sahibi olabilmek için, bu sezgilerimizin ilk aldıklarından daha
karışıklara doğru bir sıra oluşturulmalıdır ve konu bu sıra uyarınca basitten
karışığa ele alınmalıdır. akabinde elde edilen veri, olabildiğince çok
kategoriyle ya da bölümle parçalanmalıdır. o zamana dek konuyla alakalı
yapılmış deneyler etüd edilir, sonuçları verilerle incelenir ve yenileri
yapılır.
'ne var ki bunları düşünmekte' diyebilirsiniz. fakat
bana sorarsanız onun bu basite indirgeyen görüşü gerçekten de bilimin
ilerleyişinde bir temizleme hareketidir.
descartes kişilerin, önceki bilgiyi çok becerikli
şekilde hatmedip satmalarından ziyade, zihinlerinde öyle bir mekanizma
yerleşsin istiyordu ki, bu kişiler başka hiçbir eski referans noktasına gerek
kalmadan istedikleri gerçekleri arayıp kendileri bulabilsinler. böylece
akılları, ortaya atılmış onlarca farklı teori, felsefi ekol, bilim ekolü,
düşünce sistemi arasında bulanmasın, bunların peşinden giderken yolda
kaybolmasınlar. bunun için de kurduğu metod ve düşünce sistemi son derece basit
tutulmaya çalışılmış sanıyorum. elbette bu metod olmadan da doğrunun
bulunduğunu ve bulunabileceğini reddetmiyor fakat descartes'in söylediği,
metodsuz bulunan doğruların da tesadüfi olacakları ve gereğinden fazla pek çok gereksiz
tecrübeden sonra birkaç kırıntıdan ibaret kalacakları.
anlayış yolunda da onda göre birkaç cihazımız var,
bunların ilki anlığımız (bkz: understanding), diğerleri de ona yardımcı olmak
üzere: duyularımız, imgelemimiz ve belleğimizdir. duyularımız en basit ve en
doğru bilgiyi kavramaya yararken, imgelem ve belleğimiz daha çok tümdengelimle
yaptığımız çıkarımlar sonucu edinilen bilgiyi anlamaya yararlar. ayrıca
belleğimiz, sezgiyle bir anda anlayamayacağımız şekilde büyüyen ve genişleyen
problemleri anlamak ya da kavramak yolunda yanıltıcı olabilir ve güvenilmezdir.
bu sebeple böyle noktalarda, örneğin çok uzun formüllerin oluşması gereken
yerlerde ya da uzun ve devamlı orantılarda, belleğimize güvenmek durumunda
kalmak yerine oluşturduğumuz metoda güvenmemiz gerektiğini savunuyor descartes.
descartes varolan şeyleri ise şöyle kategorize
ediyor:
a) basit şeyler:
a1) tinsel (manevi) şeyler a2) cisimsel şeyler a3)
her ikisinin karışımı şeyler
b) karmaşık şeyler
c) bileşik şeyler
c1) anlıkça anlaşıldığı gibi olan şeyler c2) kendi
öz bileşiminde olanlar
descartes'e göre anlığımızın iki esas işlevi vardır,
bunlar: 1. sezgi ve 2. tümdengelim.
fakat yukarıda da bahsettiğim gibi, tümdengelim
dayanak olarak bellekteki birikenleri kullandığından ötürü, descartes'in
düşüncesi ışığında yorumlarsak, sezgi kadar kesin bir bilgi kaynağı olamaz zira
bellek kendinden hata yapmaya yatkın bir aracımızdır.
ona göre güçlük basite indirgenmeli ve bölünmelidir;
yönelinmesi gereken bilgi, duyular için en algılanabilir olan bilgidir. buna
bir örnek vermek gerekirse, bizzat aklın yönetimi için kurallar'dan:
''diyelim ki, örneğin kimi doğal güçler ara ortamı
bir anda aşarak uzak bir yere, aynı anda ulaşabilirler mi diye araştırmak
istiyorum. bu tür eylemlerin bir anda oluşlarının rastlantı olup olmadıklarını
yoklamam için zihnimi yöneltmem gereken şey manyetik güç ya da yıldızların
etkisi, hatta ışık eyleminin hızı değildir, çünkü araştırma konumun ne olduğunu
belirlemek daha zor olacaktır; buna karşılık, daha çok, cisimlerin lokal
devinimlerine bakacağım, çünkü bütün bu cins şeylerde duyular için daha çok
algılanabilir başka bir şey yoktur; şunu belirleyeceğim: bir taş elbette bir
yerden öbür yere bir anda geçemez, çünkü o bir cisimdir; oysaki taşı devinime
geçiren güce benzer bir güç ancak çıplak olarak bir maddeden öbürüne geçerken
aynı anda ulaşabilir. diyelim bir sopa, uzunluğu ne olursa olsun, bir ucuna
devinim verdiğimiz zaman, sopanın burasını harekete geçiren gücün, zorunlu
olarak, bir ve aynı anda her yerini birden devindirdiğini kolayca görürüm,
çünkü o güç, kendisini taşıyacak, örneğin taş gibi, herhangi bir cisim içinde
olmadan çıplak olarak kendi başına ulaşmaktadır.''
descartes'in bu cümleleriyle bugün şunu görüyorum
ki, bugünün fiziğinin geldiği en son nokta olan kuantum mekaniği bile, ışığın
bizzat kendisinin 'nelerden oluştuğunu' inceleyen biliminsanlarının bulguları
sayesinde geliti. yani ışık tanecikli midir, dalga mıdır vb. gibi. sonuç olarak
görüyoruz ki, yüzyıllar sonra bile, descartes'in işaret ettiği üzere soyut
varsayımlardan öteye gidemeyeceğimiz yerden değil de algılayabileceğimiz en
basit noktadan başlarsak gerçekten bir şeyler elde edebiliyoruz.
descartes'e göre, doğruyu yalnız anlığımız bilebilir
ve gerçeklik yönünden şu üç şeyi incelemek yeterlidir:
1. (önce) kendiliğinden görünen.
2. belli bir nesne bir başkası aracılığı ile nasıl
bilinir
3. bunların her birinden hangi çıkarsamalar
yapılabilir
fakat descartes, ideaların algılanması ve oluşması
yolunda imgelemin de önemini es geçmemekle beraber şunu söylüyor: eğer anlığın
ilgilenmekte olduğu şey maddi, gövdesel bir şey değilse, kişi duyuları gibi
araçları bir kenara bırakmalı ve imgeleminin yolunu açmak için yalnızca imgelem
gücü ile hareket etmelidir. aksi halde de, anlığın halihazırda konusu somut,
maddi ya da duyularla algılanabilen bir şey ise, imgelem bir araç olarak böyle
bir anlama evresinde kullanılmamalıdır.
descartes'in şeyleri bir başka kategorize ediş şekli
ise:
a) salt zihinsel şeyler: hiçbir maddi imgenin
yardımı olmaksızın yaratılışımızla beraber bilmekte olduğumuz şeyler, örneğin:
bilgi, şüphe, bilgisizlik, istem, istenç eylemi gibi şeyler. bunları
öğrenmeyiz. bunları tanıyabilmek için akıl sahibi olmak yeterlidir.
b) salt özdeksel (maddi) şeyler: şekil, uzam,
devinim gibi, varlıkları ancak cisimlerin varlıkları yolu ile bilinebilen
şeyler.
c) orta olanlar. akıl tarafından özdeksel şeylerin
imgelerinin sezilmesi ile tanınabilirler. yani cisime bağlı olup fakat yine de
aklın kendiliğinden var olan bir takım şeylerle tanımlananlar örneğin: birlik,
varlık, süre gibi kavramlar.
bu biliş şeklini şu şekilde işletirim: baktığım
herhangi bir şey, devinim halinde değil ise (düşünce)= şekil + dinginlik
kavramlarını birleştirerek o şey hakkında ilk bilgimin edinilmesini sağlar.
descartes'e göre basit şeyler, kendi aralarında iki
türlü bağlanırlar: ya zorunlu olarak ya da olumsal (zorunlu olmadan) olarak.
zorunu bağ: biri öbürünün kavramı içerisinde,
birbirinden ayırt edemeyeceğimiz ölçüde, iyice girdiği durumlarda, bunların
aynı olduklarına hükmediyorsak. örn: şeklin uzamla, devinimin süreyle bir arada
oluşu. yani birbirlerinden ayrı olarak kavrayamayacağımız nitelikte şeyler.
olumsal bağ: şeyler arasında hiçbir çözülmez bağ
bulunmadığı durumlarda. örneğin cisim canlıdır, insan giyiniktir dediğimde
oluşan bilgi.
bu birleşimlerin ise üç şekli vardır:
a) itki yolu: akılda deney vs. yoluyla değil ama
kendiliğinden bir mecbur olma haliymiş gibi kendini bağımlı gösteren şeyler
yani mutlak bağlı diyebileceğimiz şeyler.
b) sanı you: örneğin su dünyanın merkezinden daha
uzaktaysa, topraktan daha az yoğun bir özdür, hava da suyun üzerinde
bulunduğundan hem daha az yoğun hem daha hafiftir gibi sanılar.
c) tümdengelim: hava ile dolu uzaya bakıp, bunun
içeriğini herhangi bir duyumuzla algılayamayınca buradan hareketle boşluk
doğası ve uzay doğası arası yanlış bir bağ kurmak, dolayısıyla uzayın boş
olduğu sonucuna varmak gibi. yani tikel ya da olumsal objeden genel ve zorunlu
bir şey çıkarttığımızda böyle olur. ve sanırım descartes'e göre de en
güvenilmez bilgi buradan gelir.
önemli bir anahtar nokta daha aynı kitaptan:
''not etmek gerekir ki, tam olarak anlaşılmış
sorunlar arasına yalnızca üç şeyi belirgin olarak gördüklerimizi koyuyoruz: (1)
aradığımız şey, (2) karşımıza çıktığında onu hangi belirtilere göre
tanıyacağız, onu tamtamına hangisinden çıkarmak zorundayız (3) bu objeler
arasında, biri değişmedikçe öbürünün de asla değişmeyeceğini gerektiren bir
bağımlılık bulunduğunu nasıl tanıtlayacağız.''
aynı zamanda descartes, sözcük ve kavramların dilsel
yönleri ile alakalı tartışmaları da son derece yersiz bulmaktadır ve kendisi
kavram kargaşasına meydan bırakmayacak şekilde kullanmaktadır kavramlarını
(latince ve fransızca yazdı eserlerini).
mesela kendi alanlarından biri olan geometri ve
matematik için; kare kök ve küp kök ifadelerini dahi kafa karıştırıcı ve
gereksiz bulan descartes, bunlar için kök yerine birinci orantılı, kare yerine
ikinci orantılı, küp yerine üçüncü orantılı demeyi daha uygun buluyor.
esas olarak özetlemek gerekirse, descartes bilim
için önemli olanın, bir neyi arayacağımız bilmek, iki hangi parametrelere göre
arayacağımız bilmek olduğunu söylüyor diyebilirim.
descartes düşüncesinin bir başka ilgi çekici noktası
da, onun savunduğu şu önermedir: imgesel ve soyut düşünceler hakkında kafa
yorarken dahi, somut parametreler kullanırız. örneğin yaşamımızda bir
sorunumuzla bir başka sorunumuzu kıyaslarken 'iki kat daha çile çektim' demek
gibi. burada beyin gerçekten de somut ölçüm cihazlarından faydalanmadan edemez.
ya da birkaç şarkıcının sesini aklıdan kıyaslarken, incelik seviyelerini de
yine böyle, aklımızdan somut cisimler sayarcasına kullandığımız yöntemlerle sayım
ya da karşılaştırma yaparız.
yalnız başka şeylerle kavranabilecek ve birbirinden
bağımsız kavranabilecek şeyler arasındaki farkın altını çizen descartes şunu
şöylüyor: cismin uzamı vardır dendiği zaman, cisim ve uzam ayrı ayrı
düşünülemez. çünkü biz uzamı cisimlerden biliriz ve bildiğimiz her cisim de bir
uzamla var olabilir (zihnimizde). buna karşın, paul çok zengindir dendiğinde
paul ve zenginlik tamamen apayrı ve birbirlerinden yoksun olarak
düşünülebilirler. işte bu noktada 'uzam cisim değildir' dendiğinde, bu deyiş
yanlış bir takım yollara saptırabilir insanı. burada bunu söyleyenlerin
atladığı şey, uzamın imgelen taratından bağımsız olarak yakalanamayacağına
dikkat etmeksizin onu gerçek bir idea olarak almaktır (halbuki gerçek bir idea
olması için onu bağımsız olarak kavramış olmamız gerekir). böyle bir idea da
ister istemez cisim kavramını kapsadığından, 'uzam cisim değildir' deyişi,
idealar bazında 'bir şey aynı anda cisimdir ve değildir' demiş gibi olurlar
diyor düşünür.
aynı cins varlıklar arası oranların iki temel
noktası vardır descartes'e göre, bunlar:
a) düzen (order): ölçüden daha kolay tespit edilir
çünkü yalnız karşılaştırılan iki cisim arasında mevcuttur.
b) ölçü (measure): karşılaştırılan ya da ölçülen iki
şey haricinde bir üçüncü kavram gerektirdiğinden daha zordur (örneğin kilogram
gibi).
descartes'in hayatına dair beni en çok şaşırtan
noktalardan biri, kendisinin insan anatomisine olan merakı ve yanılmıyorsam
hollanda'da yaşadığı yıllar boyunca neredeyse her gün kasaplarda yapılan hayvan
kesimlerine şahitlik edip buralardan edindiği parçaları incelemesidir. böylece
kalp ve kulakçık-karıncık sistemini, kalbin soluna ana atardamar ve akciğer
toplardamarın, soluna ana toplardamar ve akciğer atardamarının nasıl bağlı
olduğunu, bunları on tane deri kapağın nasıl kullanıma göre kapatıp açarak
kalbe kan dolmasını ya da kanın kalpten tamamen boşalmasına engel olduğunu
tespit etmiştir.
zaten esasen bir eylem insanı olan ve bilimlerde de
deney, veri, sonuç alma gibi hususlara eğilerek eylemi öğütleyen bir kimseden
de böyle bir yaşam beklenirdi. gök bilimleri üzerine de pek çok deneyi ve
bulgusu vardır. zaten kendisinin metodu buluş mantığı da şöyle ''ulan belli ki
kafamdaki deneylerin hepsini yapabilmek için hiçbir zaman yeterince para ve zamana
sahip olamayacağım, zaten hiçbir insan normal bir ömür süresince bunların
hepsini gerçekleştiremez, o zaman öyle bir metod bulayım ki benden sonra bunu
takip edenler dünya'yı bambaşka bir yer haline getirsinler.''
kendisinin de paylaştığı 'insanoğlunun tabiata
hükmetmesi' fikrini son derece destekleyen bir görüştür bu. ve insanoğlununu
doğaya hükmetme arzusu, descartes'in yaşadığı çağın yaygın bir düşüncesidir.
zira bilimlerin somut meyveleri artık toplanmaya başlanmıştır ve insanoğlunun
doğa karşısında 'gözlemci' rolü, yerini yavaş yavaş 'müdahale edebilen' rolüne
bırakmaktadır.
lakin descartes, bilimlerde ve deneylerde bir
demokrasi ortamına pek sıcak bakmaz. ona göre bir grup olması gerekse dahi, bu
'bir kişinin' yönetiminde olmalıdır. çok seslilik ona göre felsefi ve insani
bir takım dürtüleri tatmin etmeye yarayan ve bunun haricinde bilime pek katkısı
olmayan bir şey olsa gerek.
ahlak düşüncesinden bu düşünceye varış şekli belki
çıkabilir, zira kendisi 'madem gerçeği tam olarak keşfedemedim, o halde ben
yine de ahlaklı yaşayabilmek ve en azından aksiyonlarımı düzenleyecek bir
ahlaka sahip olmak adına bir yol tutturmalıyım -o yolun doğruluğunu
yanlışlığını tamamiyle bilemesem de-. yani descartes, bugünün düşüncesine
-bence- tezat bir şekilde, 'ben bir yol tutturayım da yine' mantığıyla hareket
ediyor ahlak yapısında. ve bu da yine yüksek ihtimalle şüphecilerin
şüphelerinden ötürü her türlü ahlak sistemini sorgulayan ve hiçbirine
güvenmeyen tutumlarına bir miktar tepki de içeriyor. ayrıca bu, descartes'in
düşünüş biçimine de uyuyor. o, yakınlarının ve güvendiği kişilerin doğru
görüşlerinden kendine bir yol çiziyor ve 'hiçbir ahlak sistemim olmamasındansa
bir tanesinden yola çıkayım' diyor.
yazmayı pek sevmediği ve etrafından gelen ısrarlara
karşılık ve bilimlerle alakalı gelişmeler için kılavuzluk etme isteği nedeniyle
yazdığını sanıyoruz. ayrıca son derece mütevazi bir kişi gibi görünüyor
yazılarından da. fazla şöhret peşinde koşmaktan hep kaçındığını dile getiriyor.
bunun hayatta en çok önem verdiği iki şeye, özgürlüğüne ve boş zaman sahibi
olmasına engel olacağından korkuyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder