muhtemeldir
ki hikayeyi okumadan önce sonundaki gargantuan spoileri öğrendiğim için
beklediğim zevki alamadığım, aradığım lezzeti bulamadığım ama yine de (spoil
edilmedikçe) tüylerinizi ürpertebilecek bu dehşetengiz hikaye hakkında bir
takım ıvır zıvır bilgilerim var, paylaşmadan edemeyeceğim. ama öncelikle şunu
söyleyeyim, bu tür bir spoiler tecrübesini en son “filmlerden bahsederken
karşısındakinin mevzubahis filmi seyredip seyretmediğini kaale almadan sonunu
söyleyen cenabet insanlar” konusunda muhabbet ettiğim bir can dostumun,
konuşmamızdan iki ay kadar önce sinemalarda gösterilmeye başlanan the sixth
sense’i seyredip seyretmediğimi sormadan ve umursamadan “evet abi, ben de çok
muzdaribim film sonu söyleyen düşüncesiz arkadaşlardan. mesela birkaç hafta
önce saygısız bir tanıdığım the sixth sense’te bruce willis’in aslında hayalet
olduğunu söyledi, rezil etti filmi” dediğinde yaşamıştım. söylemem gereksiz, bu
konuşma geçtiğinde daha “the sixth sense” filmini seyretmemiştim, sonunda bir
twist olduğunu duymuşluğum vardıysa da, fakat ne şekilde ters köşeye
yatırılacağımı bilmiyordum. pek recursive, bir o kadar da ironik bir spoiler
olmuştu nezdimde, ne diyeceğimi bilememiş, birkaç dakika çocukluğumdan huzurlu
enstantaneler hatırlayıp sakinleşmeye çalışmıştım. bu patavatsız dostumdan
öcümü, the usual suspects’in dvdsini kiraladığını söylediği gün, en masum
ifademi takınıp “aaa, o hani sonunda kevin spacey karakterinin kötü adam
çıktığı, keyser söze’nin baştan aşağı uydurma olduğu film değil miydi?” diye
sorarak aldım.
doğaüstü
olaylarla örülmüş gotik hikayelerden, her kapalı kapının ardından, karanlık
ambarların kuytu köşelerinden fırlayıp ödümü patlatmak için fırsat kollayan
cinlerden ve hayaletlerden pek haz etmem. fakat, hakkında biraz bilgilenince
(bkz: shirley jackson/@velouria) “gotik yazar işte, çok gördük böylesini.
cinler minler, hiç işim olmaz..” deyip geçemediğim bir yazar oldu kendisi.
fevkalade sempati beslediğim bu güzelim yazarın the lottery hikayesini the new
yorker’a satması, herbiri hakkında sayfalarca entry giresim olan birbirinden
matrak ve efsanevi editörleri (harold ross, william shawn, vb.) hikayesini
yayımlamaya ikna etmesi pek de kolay olmamış. kendisinin new yorker dergisi ile
münasebeti, derginin kadrolu yazarlarından ve new york edebiyat ve gazetecilik
çevrelerinin yükselen yıldızlarından biri olan (ve benim aksime yazılarında
“yükselen yıldız” gibi klişelerden mümkün olduğunca kaçınan) stanley edgar
hyman’ın – yani kocasının – gazıyla (“bizimkilere de göndersene hikayelerini
shirley’ciğim, ne güzel yazıyorsun. çorabımın tekini gördün mü bu arada?”)
başlamış. her ne kadar 1940’lı yılların başlarından itibaren gün gelip the
lottery hikayesiyle onu şöhrete ulaştıracak olan dergiye birkaç kısa hikaye
satmayı başarmışsa da (ki bunların da çoğu yayımlanmayan hikayelerdi, zira the
new yorker ne o zamanlar ne de şimdi satın aldığı her yazıyı yayımlamaz),
basılmak üzere seçilen ve satın alınan hikayelerinin sayısı, reddedilen
hikayelerinin yanında devede kulak, hipopotamda gözbebeği kalıyordu. bu
talihsizliğin de birinci sebebi, shirley jackson’ın yeteneksizliği,
hikayelerinin sıradanlığı değil, the new yorker’in yayımladığı hikayelerde ve
makalelerde (okuyucu kitlesini oluşturan) orta-üst sınıfın dünyasının ve
dertlerinin konu edilmesini, arkaplanı upper east side’daki bohem evlerde
verilen yemek partilerinin, museum of modern art’taki açılış kokteylerinin
oluşturmasını tercih etmesi, gotik hikayelere, büyülü evlere, doğaüstü olaylara
rağbet etmemesiydi (aynı temayül bugün de devam etmekle birlikte, eskisi kadar
yoğun değildir, derginin sayfalarında manhattan sosyetesinden başka öğelere,
yörelere daha sık rastlayabilirsiniz). 1943’te, shirley jackson’ın bir yığın
reddedilmiş hikayesini temsilcisine* iade eden fiction editörü gus lobrano,
şöyle bir not iliştirmiş reddedilen hikayelerin başına: “oldukça anlaşılmaz,
örtülü, hafif aklını kaçırmış hikayeler. “hediye” isimli öykü fena gitmiyordu,
ama sonlara doğru sapıttı, sürrealleşti.”
allah’tan
öykülerini yıllarca “çok gotik...fazla doğaüstü...şiddeti abartmasan?” diye
geri çeviren editörler shirley jackson’ı ne yazmaktan ne de yazdıklarını new
yorker’a yollamaktan yıldırmayı başaramamışlar, ve en nihayetinde, 1948 yılına
gelindiğinde, new yorker shirley jackson’ın sürrealizmini kabul edecek,
sayfalarına taşımak isteyecek kıvama gelmiş, o olgunluğa ulaşmış. aynı yılın
ilkbahar aylarında, vermont eyaletinin north bennington isimli küçük
kasabasında kocasıyla birlikte yaşadığı (shirley jackson’ın feminizmin
filizlenmeye, simone de beauvoir’in neşesiz ve soporific başyapıtlar vermeye
başladığı yıllarda evlenince kocasının soyadını almamayı seçen nadir
kadınlardan biri olduğu da gözünüzden kaçmasın) evinde the lottery isimli bu
huzursuzluk verici, bu kalp çarpıntısına sebep olan hikayeyi, tek oturuşta,
yazmış ve de new yorker’a postalamış. hikayenin (aslında “masal” demek daha
doğru olur belki de) yayımlanmasına editörler arası toplantıda hemen hemen
oybirliği ile karar verilmiş (tek bir “yayımlamayalım” oyu çıkmış, olumsuz oy
kullanan bu editörün adını kendisini utandırmamak, 60 yıl sonra sözlük ahalisi
önünde mahçup duruma düşürmemek için gizli tutacağım). fakat hikaye new yorker’da
yayınlanan öykülerden, diğer kısa hikaylerden o kadar farklı, o kadar
çizgidışıymış ki, derginin edebiyat editörü bay lobrano (yıllardır shirley
jackson hikayelerini reddetmeyi görev bilmiş olan lobrano), yazarı arayıp,
“hikayenin manası hakkında birkaç söz söylemek, duruşunu açıklamak isteyip
istemeyeceğini” sormuş. shirley jackson bu alışılmadık istek, bu beklenmedik
soru karşısında ne diyeceğini bilemeyip sessiz kalınca da (bir yazara “bu
eserinizde ne demek istediniz?” kadar absürd ve manasız bir soru sorulabilir
mi, allahaşkına?), lobrano bir nevi jedi mind trick’e başvurarak, “acaba
hikayenin ‘ezeli korkuların ve ebedi batıl inançların modern çağdaki dışavurumu
üzerine kurulu bir alegori’ olduğunu söyleyebilir miyiz?” önerisini getirince,
shirley jackson da bu kör kör gözüm parmağına telkine rıza göstermiş, ve
“pekala, öyle diyelim madem” diyerek editörün hikayesine yüklediği manayı
kabullenmiş. the lottery aslında elbet hristiyan bir kültürel gelenekten
gelmediğimiz için dilimizde tam karşılığı bulunmayan evil (kötücüllük, şer,
kemlik, günahkarlık) kavramı hakkındadır: nezih, kibar ve görgülü new england
sakinlerinin (ki “sakin” burada cuk oturan bir terimdir), o medeniyet kısvesi
altında saldırganlığa ne kadar yatkın, sebepsiz bir vahşet ve şiddet duygusuna
nasıl esir oldukları, evil’in banalliğini**, sıradanlığını, kurumsallaşarak
hayatımızın merkezine oturduğunu, “insan insanın kurdudur” deyişinin* bir
deyişten ibaret olmadığını, bu korkunç gerçeğin en beklenmedik zamanda ve
mekanda bir tokat gibi suratınıza inebileceğini, bir taş gibi kafanızda
patlayabileceğini gözler önüne serer. boğazınızdaki düğümle kalakalırsınız.
the lottery
yayımlandıktan sonra, the new yorker tarihinde daha önce sayfalarında beliren
hiçbir kısa hikaye için tecrübe etmediği bir mektup ve protesto yağmuruna
tutulmuş, shirley jackson’a ve hikayesine yönelik üç yüzden fazla mektup,
telgraf, posta güvercini almış. dergi, umursamaz bir tavırla, gelen tüm
mektupları, tehditleri, ve küfürleri shirley jackson’a yönlendirmiş, bu vesileyle
istemeden de olsa modern forward manyaklarına da öncülük etmiş. yıllar sonra
yaptığı bir konuşmada, meşhur hikayesine aldığı feedback hakkında sorulan bir
soru üzerine (ki shirley jackson’ın hayatının sonuna kadar the lottery hakkında
sorular cevapladığını, “hay yazmaz olaydım” raddesine ulaştığını, “the
lottery’de ne demek istedin?” diyenleri elinde çakıltaşları ile kovaladığını
tahmin ediyorum), kendisine ulaşan yüzlerce mektup arasında hikayeyi öven,
kendisine hoş sözler, iltifatlar içerenlerin bir elin parmaklarını geçmediğini,
ezici çoğunluğunun hayret ve şaşkınlık ifadeleri, ve hikayenin manası hakkında
spekülatif açılımlar içerdiğini, ve hemen hepsinin aşağılayıcı, tahkir ve
tezyif edici söylemlerle süslendiğini ifade etmiş, ve şöyle devam etmiş: “eğer
aldığım mektuplar ülkemizdeki okuyan kitlelerin, veya sadece the new yorker’ ın
okuyucu kitlesinin, hatta ve hatta the new yorker’in yalnızca yazımın çıktığı
sayısının okuyucu kitlesinin isabetli bir profilini çiziyorsa, yazarlığı şu
anda bırakırım.” (hafif melodramatikmişsin sanki shirley teyze..)
the lottery’e
mektuplarla tepkisini belirten güruhun hikayeyi okudukları zaman ne derece
kafasının karıştığını, okuyucu mektuplarından cımbızla çekip çıkarttığım şu
cümle gözler önüne seriyor: “hikayenizin, son savaşın* başında kurulan mecburi
askerlik kurumunun mihenk taşlarından biri olan piyango sisteminin küçük çaplı
bir tasviri ve eleştirisi olduğunu düşünmüştüm.” (oy oy oy..) fakat, bu tür
komik, neredeyse dokunaklı şaşkınlıkların, anlamamazlıkların yanısıra, “bayan
jackson’a kanada’ya ayak basmamasını söyleyin!” (siz de kanadalıları halis
muhlis, efendi bir halk sanırdınız oysa ki), “yazardan kişisel bir özür mektubu
bekliyorum.”, “bir daha asla ama asla new yorker’ı almayacağım. beni bu tiksinç
hikayeyi okumaya kandırmaya (nasıl kandırılmışsa) nasıl cüret edersiniz!”, “the
lottery’nin üzerimdeki etkisi öylesine korkunç, dehşet verici ve iğrençti ki,
böyle bir hikayeyi neden bastığınızı kesinlikle anlayamadım. vanity fair ya da
esquire’dan böyle rezillikler beklerdim, ama sizden asla..”gibi kızgınlık, ve
ihanet hissi ile dolu, kimi zaman hikayenin kendisinden dahi huzursuzluk verici
tepkiler de shirley jackson’ın new yorker’a bağışladığı arşivlerinde mevcut
maalesef.
bu klasik
hikayenin ardıl macerasının devamını biliyorsunuz zaten: yıllar geçiyor, the
lottery tüm zamanların en meşhur, en çok tartışma yaratan, antalojilerde en çok
yer bulan kısa hikayelerinden biri oluyor. fakat yine de, yayımlandığı zaman
karşılaştığı tepki, okurların iç burkan anlamamazlığı ve hikayenin mesajına,
manasına mukavemeti, bizlere öykünün yayımlandığı zamana hakim olan zeitgeist
hakkında ipuçları veriyor, ikinci dünya savaşının akılalmaz yıkımından,
holocaustun ifade edilemez dehşetinden sadece üç yıl sonra amerika’yı saran
“savaşı unut, gülümse, ve aydınlık geleceğe bak” ethosunu 72 punto ve bold
harflerle gözler önüne seriyor. ulusal psikolojiyi domine eden yersiz
iyimserlik ve “unut gitsin” patolojisinin yanısıra, dostun dostu, komşunun
komşuyu fikirleri ve düşünceleri yüzünden devletin faşist ve baskıcı
yapılanmalarına* (asıllı veya asılsız) ithamlarla ispiyonlamaktan çekinmediği,
karşı koyduğu iddiasıyla ortaya çıktığı totaliter sistem ve düşünce
yapılarından gıdım farkı olmayan cadı avlarına* kendi elleriyle teslim ettiği
dönemin histerisini de çağlar ötesinde bizlere anlatmaktadır.
ikinci dünya
savaşı’nın sonrasındaki ve soğuk savaşın öncesindeki arafta, tıpkı the
lottery’e ev sahipliği eden isimsiz new england kasabası gibi, amerikan
toplumunun geneline hakim olan sessizlik, görmemezden gelme ilkesi, topluma
dalga dalga yayılan ilkel saldırganlığın* üstünü örtemeyecek, yüzeysel edep ve
görgü* kuralları süregelen dehşeti ve habercisi olduğu vahşeti
perdeleyemeyecektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder