zihnimde “fili bastır! bastır ali bastır! fil kaçmak
üzere? hadi be ali, tut şunu kuyruğundan bastır yere, daha hortumu çıkmamış bir
fil yavrusunu bile bastıramazsan, hipopotamlarla nasıl başa çıkacaksın?” gibi
tuhaf okuma fişlerinin uçuşmasına yol açan sözcüğümüzün etimolojisi daha önce
de değinildiği üzere, felemenkçe’deki “vrijbuiter” (v,r,j,u,t, e ve r harfleri
sessizdir, “ibi” diye telaffuz edilir)– yani “korsan” kelimesine dayanır. 12
yaşındayken “ibi diye isim mi olur yahu? okulda adım ibiş’e çıktı billahi”
diyerek evden kaçan vrijbuiter, önce fransızca’ya, daha sonra da petit dejeuner
sözcüğüyle yaşadığı elem bir tartışmadan dolayı ispanyolca’ya geçmiş, fakat en
sonunda yeni dünya’nın cazibesine dayanamayarak (ve yerleştiği ibiza adasında
ardında gözü yaşlı bir kadın bırakarak– ispanyolca’daki lagrima sözcüğü)
ondokuzuncu yüzyılın ortalarında amerika’ya temelli göç etmiştir. ilk başlarda
kürsüden lastik donu gibi uzadıkça uzayan, bonnie tyler’ın total eclipse of the
heart yorumu gibi bitmek bilmeyen konuşmalar yaparak, hem oylanması gereken
kanun tasarısını, hem de meslektaşlarını “rehin” alan senatörler için
kullanılan neşeli, şaka yollu* bir terim imiş bu. (korsan --> rehin almak
analojisindeki derin anlayışa ve zeka pırıltısına hayran kalmamak mümkün mü?
çok espritüel insanlardı 19. yüzyıl amerikan senatörleri vesselam. aynı zamanda
hepsi beyaz ve hepsi erkekti, ammavelakin bundan hiç ama hiç utanmıyorlardı,
political correctness’tan nasiplerini almamışlardı.)
hafızanızı şöyle bir yoklarsanız, mr. smith goes to
washington filminden hatırlayabilirsiniz belki filibuster kavramını. james
stewart’ın başarıyla canlandırdığı genç, idealist senatör jefferson smith,
asılsız yolsuzluk suçlamaları sebebiyle senato’dan atılmasına sebep olacak
oylamayı engellemek için filibuster yapmakta, kürsüde konuştukça konuşmaktadır
(ki bu sahne 1930’lar sinemasının en başarılı sahnelerinden biri kabul
edilirmiş, şimdi öğrendim.) kürsüden indiği anda konuşma hakkını kaybedeceğini
ve oylamaya geçilebileceğini bildiğinden hazırlıklı gelmiştir, erzağı
yanındadır, su şişesini kürsünün üzerine koyar ve açar ağzını, yumar gözünü
(mecazi anlamda tabii, yoksa gözleri açıktır) mr. smith. yorgun ve bitap düşer,
fakat konuşmayı asla bırakmaz, 23 saat boyunca susmaz. gözleri kan çanağıdır
artık, sesi kısılmış, dizleri tutmamaktadır, her an yere yığılmak üzeredir mr.
smith. cut to: işte tam o anda bir muhabir bağırır arka sıralardan: "half
of official washington is here to see democracy's finest show, the filibuster.
the right to talk your head off! the american privilege of free speech in its
most dramatic form!" (“washington’daki politikacıların, ve resmi
görevlilerin yarısı demokrasinin en büyük, en harika gösterisini, filibusterı
izlemek için buradalar! dilinde tüy bitene kadar konuşma hakkı! ifade özgürlüğü
dediğimiz amerikan ayrıcalığının en dramatik, en etkileyici dışavurumu!”)
böylesine heyecanlı ve dokunaklı bir sahnenin nesnesidir filibuster ve hemen
ardından, filmin en son sahnesinde…sık sık sözlükte karşılaştığım spoiler’lara
söven birisi olarak en sonunu da söylemeyeyim isterseniz, bulabilirseniz
kendiniz seyredin en iyisi.
1789 yılında göreve başladıklarında, amerika
birleşik devletleri kongresini meydana getiren her iki yürütme organı da (ki
bunların ilki temsilciler meclisi, ikincisi de senato’dur, o zamanlar her işin
içinde cia’in parmağı olduğu bilinmiyordu daha), “previous question motion”
(önceki soru önerisi) ismi verilen bir kurala riayet ediyorlardı, ve de
herhangi bir önerge, kanun tasarısı, veya içtüzük ile ilgili bir tartışmanın
sona erdirilmesi için çoğunluğun oyu yeterli oluyordu. temsilciler meclisi’nde
bu kural hala yürürlüktedir aslen, basit bir çoğunluk sağlanarak bir
temsilcinin günlerce, haftalarca alakalı alakasız konuşmasının önüne
geçilebilir kolayca. “basit çoğunluk”’un kaç temsilciye veya senatöre tekabül
ettiği ise her zaman değişmektedir, zira senato’da her eyaletin iki senatörü
bulunur, bu sebeple eyalet sayısı arttıkça senato’da otomatik olarak büyür.
temsilciler meclisi’ndeki üye sayısı ise nüfusa bağlıdır, ve eyaletten eyalete
değişir. kongre’nin iki kolunun üye sayılarının neden böyle farklı yöntemlerle
belirlendiklerinin sırrı ise “great compromise” olarak bilinen tarihi uzlaşmada
yatmaktadır. ben baktığımda boş idi o başlık, belki siz bu sözcükleri okuyana
kadar bir hayırsever doldurmuştur, gidip bir göz atın isterseniz... maalesef
dolmamış hala, değil mi? ne hazin..
lakin, temsilciler meclisi’ndeki kardeşlerinin
aksine (o zamanlar tüm kongre üyeleri aynı aşiretten gelirlerdi, hepsi
kardeştiler), senato üyeleri rahat duramamışlar, ve 1806 yılında (ki
hatırlarsınız, 19. yüzyılın en güzel kayak mevsimi 1806’da yaşanmıştır) bu
kuralı iptal etmişler. onun yerine “tüm senatörler tartışılan kanun tasarısı
hakkında paşa gönülleri istediği sürece çene yorabilirler, görüşülen bir
kararname hakkında ebediyete dek edebiyat yapabilirler, asla sözleri kesilemez,
kimse “in şu kürsüden de evimize gidelim be kardeşim; evde çocukların gözleri
yaşlı seni beklerler, sarıkız ikiz doğurmuş, haberin yok” şeklinde baskılara
maruz bırakılamaz” şeklinde özetlenebilecek ve gayriresmi olarak “konuş
arkadaşım, engel olan mı var? kuralı” adıyla bilinen ilkeyi benimsemişler. 1841
yılında senatör henry clay, kendisinin yazdığı ve oylamaya sunduğu bankacılık
yasasının filibuster yöntemiyle....zzzzzzzzzz......pardon, bankacılık yasası,
henry clay filan derken içim geçmiş....neyse efendim, en nihayetinde, 1917
yılına gelindiğinde (ki hem anneannemin hem de büyükbabamın doğum yılı olması
sebebiyle aile tarihimizde çok ayrıcalıklı bir yeri vardır 1917’nin), başkan
woodrow wilson kongre’den geçirmeye çalıştığı “savaş hali tedbirleri”’nin
filibuster uygulayan senatörler sebebiyle senato’dan bir türlü çıkmamasına feci
sinirlenmiş, “şahsi çıkarlarından başka hiçbir şeyi önemsemeyen,
kendilerinkinden başka hiç kimsenin fikir ve düşüncelerini temsil etmeyen küçük
fakat kararlı bir güruh, amerika birleşik devletleri’nin yüce hükümetini küçük
düşürmüş, kepaze etmiş, aciz bırakmıştır!” diye kükremiş. koca başkan’dan tüm
halkın önünde azar işitmenin, uluorta papara yemenin itici gücü ile sözkonusu
mebuslar (ki hepsi üç aşağı beş yukarı sultan ikinci abdülhamid ve sultan
mehmed reşat’in neslindendirler, onlarla yaşıttır bazıları) bir değişikliğe
gitme ihtiyacı hissetmişler, ve de içtüzüğe filibuster amaçlı konuşmaların üçte
ikilik oy çoğunluyla durdurulabileceği yönünde bir madde eklemişler. bu ek
maddeye, yani filibusterların üçte iki oy çoğunluğuyla durdurabilmesi olgusuna
da, fransız parlamenter terimler sözlüğünden ödünç aldıkları (ve sonra
şerefsizlik edip geri vermedikleri) "clôture" ismini vermişler
(“parlamenter” kelimesinin de fransız kökenli olduğunu eklemeden geçmemek lazım
bu arada. geçmedik iste.) 1975 yılında da "clôture" için gerekli ve
yeterli oy çoğunluğu üçte iki oranından, beste üçe indirilmiş (günümüzde
amerikan birleşik devletleri’nin 50 eyaleti olduğundan, senatör sayısı 100,
clôtüre için gerekli oy sayısı da 60’tir. puerto rico önümüzdeki yıllarda
eyalet olma hakkını ele geçirirse, amerikan bayrağı’ndaki yıldız sayısı 51’e,
senatör sayısı 102’ye, clôtüre için gerekli oy sayısı da 62’ye yükselecektir.
hiçbiri sınavda çıkmayacak bunların çocuğum, yazmanıza gerek yok.) üstelik,
aynı yıl içerisinde içtüzüğe yapılan bir başka değişiklikle, artık senatörlerin
bir kanun tasarısı hakkında işlem yapılmasını engelleyebilmek için kalkıp
saatlerce çene yormalarına, yürek tüketmelerine dahi gerek kalmamış; bir
senatörün sadece filibuster hakkını telaffuz etmesi ve de gerekirse bu hakkını
sonuna kadar kullanacağını belirtmesi dahi, kanun tasarısının işleme
koyulmasını, oylanmasını engellemeye kafi geliyor. savrulan bir filibuster
tehdidi, bir “susmadan saatlerce konuşarak senatoyu rehin alma” şantajı, kanun
tasarılarını öldürmeye yetiyor, görüyorsunuz. üstelik eğer bunun nadir
başvurulan bir yöntem olduğu kanısındaysanız, yanılıyorsunuz, 1995 yılında (ki
20. yüzyılın en güzel kayak mevsimi 1995’te yaşanmıştır), amerikan senatosunda
görüşülen belli başlı yasa tasarılarının %44’u bir filibuster, ya da filibuster
tehdidi ile geciktirilmiş, senato’nun gündeminden düşürülmüştür.
filibuster dediğimiz bu garip geleneğin - gariptir,
zira anayasa’da yeri olmadığı gibi, varoluşunu sadece senato’nun tozlu
geçmişindeki bir acayip tesadüfe borçludur, tıpkı benim gibi kazara dünyaya
gelmiştir - tarihçesine şöyle bir göz attığımızda, iki filibuster performansı
göze çarpıyor, iki senatör filibuster kuralını dibine kadar sömürmek konusunda
gösterdikleri azim, tartışılan kanun tasarısının oylanmasını engellemek
gayesiyle yaptıkları maymunluklar ve de icraatlarının absürdlükleriyle
meslektaşlarının arasından sıyrılıyorlar. bunlardan ilki, demokrat parti üyesi louisianalı
senatör huey long (ekşi sözlükte de kendine küçük de olsa bir yer bulmasına,
adına halihazırda başlık açılmış olmasına pek şaşırdım). sayın long
(arkadaşları ona “huey”, ya da kısaca “hu” derlerdi. en yakın dostları ve
ailesi “h” demekle yetinirdi), louisiana’daki siyasi hasımlarına sürüyle new
deal iş imkanı sağlayacak bir kanun tasarısının oylanmasını ve onaylanarak
kanunlaşmasını engellemek için 12 haziran 1935 günü kürsüye çıkmış, ve de kanun
tasarısı hakkında birkaç saat konuştuktan, tartışılan konu hakkında
söyleyebileceği her şeyi söyledikten sonra, hiç istifini bozmadan önce amerikan
anayasası’nı, ardından shakespeare’in oyunlarını, ve ardında da karısının
kızarmış istiridye ve de “rokfor peynirli salata sosu” tariflerini okuyarak
devam etmiş (yalanım varsa bir daha rokfor peynirli salata sosu yemek nasip
olmasın). elindeki tüm okuma malzemelerini tükettiğinde ise, oylamaya
geçilmesini beklemekten bitap düşmüş, senato’nun uykuya elverişli koltuklarında
sızmış, bir çoğunun horlamaları senato salonunun duvarlarında yankılanan iş
arkadaşlarına tüm yüzsüzlüğüyle “eee, şimdi neden bahsetmemi istersiniz?” diye
sormaktan çekinmemiş. meslektaşları kendisine konu önermeyince, bu sefer de
senato haberlerini takip etmekle görevlendirilmiş gazetecilere (düşündüğünüzden
de iç sıkıcı bir meslek olsa gerek bu, senato’nun gündelik işleyişini takip
etmek, “bugün de birçok kanun tasarısı görüşüldü, oylandı, bazıları kabul,
bazıları reddedildi” gibi haberler yazmak. ben olsam araya “iki kanun tasarısı
arasında kavga çıktı, araya giren oy kutusu deliğinden bıçaklandı” gibi
asparagas haberler sıkıştırmamak için zor tutardım kendimi. işte bugün bir
senato muhabiri olmamamın sebebi de budur) dönüp, “haydi arkadaşlar, siz bir
mevzu atın ortaya da konuşayım, neşemiz yerine gelsin” diyerek yapmacık
yapmacık sırıttıysa da, muhabirler arasından da kendisine bir ilham perisi
bulamamış huey long. yine de yılmayıp havadan sudan gevezelik etmeye devam eden
senatör very very long, en nihayetinde, saat sabah 4 civarında mesanesine daha
fazla hükmedemeyeceğini anlayarak kürsüden inmek, ve abdesthanenin yolunu
tutmak zorunda kalmış. toplam konuşma süresi (aralıksız konuştuğunuzu
hatırınızdan çıkarmayın) tamı tamına 15 saat imiş. siz ömrünüz boyunca bırakın
15 saati, 1.5 saat bile duraksamaksızın konuştunuz mu, rica ederim bunu düşünüp
kıyaslayın, o şekilde ölçüp biçin huey long’un icraatının sıradışılığını, daha
açık konuşmak gerekirse psikopatlığını.
yalnız, filibuster konusunda rekor huey long’un
değil maalesef, o tartışmalı şeref en doğal medeni haklardan zenci
vatandaşların da yararlanmasına olanak sağlayacak bir civil rights kanun
tasarısının oylanmasını ve kabul edilmesini engellemek için 1957 yılında
(takvimler 23 ocak'ı gösteriyormuş, ama aslında tarih 19 ağustos imiş tamı tamına
24 saat 18 dakika konuşan strom thurmond’a ait. strom thurmond bu rezil ve
utanç verici rekorun sahibi olmakla kalmıyor, kendisi aynı zamanda 1948 yılında
tamamen ırkçı bir platform ile başkan adayı olmuş, tüm kampanyasını ırkçı
ilkeler üzerine inşa etmiş, ve de south carolina, alabama, mississippi, georgia
gibi güney eyaletlerinde oldukça önemli bir başarı yakalamış, toplamda 1
milyondan fazla oy toplamıştır. ayrıca normandiya çıkarması’na katıldığında
dahi 41 yaşında olan thurmond (kendisi hakkında late night show’larda sürekli
“strom thurmond bir gün george washington’la sohbet ediyormuş” tarzı,
yaşlılığını vurgulayan espriler yapılırdı eskiden, hiç yoksa hayatımın 20
dakikasını “strom thurmond ne kadar yaşlı” esprileri dinleyerek geçirmişimdir),
100 yaşına kadar yaşayıp 49 yıl boyunca senatörlük yaparak kırılması neredeyse
mümkünsüz bir rekora daha imza atmıştır. ama imzası çok okunaksız olduğu için
bu rekoru guinness tarafından tasdik edilememiştir. uzun yıllar da senato’nun
en kıdemli üyesi olarak “fahri senato başkanlığı” yapmıştır, ve de başkan
yardımcısı* ve de temsilciler meclisi başkanı’nın* vefatı durumunda başkanlık
görevini devralacak kişi poziyonunu işgal etmiştir. ayrıca bir yandan dünyayı
beyaz olmayan tüm vatandaşlarına dar etmeye çalışırken, bir yandan da thomas
jefferson gibi zenci hizmetçileriyle oynaştığı, ve o hizmetçilerinden birinden
zenci bir çocuğu olduğu da ölümünden sonra ortaya çıkan ve insanın içini burkan
vakaalardan biridir, pek de ironik bir bilgidir.)
önümüzdeki ocak ayınin başında, senatörler ve
temsilciler tatilden dönüp, 109. kongre iş başı yaptığında, filibuster denen
tuhaf geleneğin tarihe karışması ihtimali söz konusu. senato’nun cumhuriyetçi*
başkanı* william frist, george w. bush’un yargıç atamalarının (ki anayasa’ya
göre hepsinin senato tarafından görüşülüp onaylanması gerekir) oylanmalarının
demokrat parti üyesi senatörlerce filibuster yöntemiyle önüne geçilmesini
engellemek için, (cümlenin burasında derin bir nefes alıyoruz, ve devam
ediyoruz) filibuster hakkını iptal etmek niyetindeymiş. bu meselenin detayları
(“senato’daki büyük bir azınlığın söz hakkı ne kadar olmalıdır? senato’nun
kendisine verilen görevleri ifşa etmesine, işlerini yapmasına engel olan
muhalefetin sınırları nerede çizilmelidir? demokrasilerde “sınırsız tartışma ve
münazara hakkı” olabilir mi? filibuster tarafları uzlaşmaya zorlar mı, ve eğer
zorlarsa bu istenilen bir etki midir? vs..) ben de dahil olmak üzere
hiçbirimizi zerre kadar ilgilendirmediğinden, gittikçe bir filibuster
görüntüsüne bürünen entryime burada ani bir son vermek arzusundayım izninizle.
şimdi oylamaya geçelim isterseniz..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder