3 Ocak 2016 Pazar

Stanislav Petrov

kesinlikle dogru zamanda dogru yerde olan bir adam, ve muhtemelen milyonlarin kurtaricisi, ancak yaptiginin buyuklugunun aksine neredeyse hic taninmayan bir kahraman. tam adi stanislav evgrafovich petrov'dur.

soz konusu olay 25 eylul 1983'te gercekle$mi$, o zamanlar yarbay olan petrov'un biraz da $ansinin yardimiyla verdigi dogru karar sayesinde dunya nukleer bir facianin e$iginden donmu$tur.

olayin oncesine donmek gerekirse, 1983 yili abd - sovyetler arasindaki gerilimin en yuksek noktaya tirmandigi zamanlardandir. abd 1982'den itibaren sovyetleri acik acik "kotuluk imparatorlugu" diye tanimlamaya ba$lami$ (bkz: evil empire), iki taraf da digerinin bir nukleer saldiriyi ilk once ba$latacagini du$unerek surekli diken ustunde durmu$, ba$kan reagan* 23 mart 1983'te yaptigi konu$mada (star wars adiyla da bilinen) sdi sisteminden bahsetmi$, sovyetler de boyle bir sistemin varliginin abd'nin ilk saldiriyi yapma cesaretini artirdigini du$unmeye ba$lami$, sonuc olarak sovyetler yonetimi de yapilacak en akillica $eyin boyle bir durumda en hizli $ekilde kar$i saldiriyi ba$latmak olduguna karar vermi$tir.

iki tarafta da ya$anan bu buyuk parayonanin uzerine bir de 1 eylul 1983'te sovyetlerin cogu abd vatanda$i olan 269 ki$iyi ta$iyan bir kore yolcu ucagini* du$urmesi ortami iyice germi$, bu yedikleri bokun uzerine kgb de tuy diker gibi "bu durum bir nukleer saldiri ba$langici olabilir" tarzinda gizli raporlar hazirlami$tir.

asil olaya, yani yakla$ik 3.5 hafta sonraki 25 eylul'e donersek, stanislav petrov'un ba$inda bulundugu uydu sisteminin gorevi yakla$an olasi bir nukleer ba$ligi tespit etmek, dolayisiyla petrov vasitasiyla sscb hukumetinin olaydan haberdar olmasiydi.

boyle bir durumda bunun anlami kesin ve net olarak (belgelere dayanacak $ekilde) sscb'nin bir kar$i saldiri ba$latmasiydi ve bu durumda kilit noktada (yani tespit sistemi ile hukumet arasindaki birim) yarbay petrov bulunuyordu.

moskova'ya yakin konu$lanmi$ sistemin ba$inda olan petrov, yerel saate gore 00:40 civarinda bir uyariyla kar$ila$ti, erken uyari sisteminee gore sovyetler'e dogru gelmekte olan bir nukleer fuze ate$lenmi$ti. petrov bunun yanli$ bir alarm oldugunu du$undu, basitce bir mantikla; boyle bir durumda abd'nin tek bir nukleer fuzeyle degil, bir coguyla saldiracagini du$unuyordu.

ama tam bu alarmin arkasindan muhtemelen hayatinin en zor kararini vermek zorunda kaldi, cunku cok kisa sure araliklarla uyari sistemi ikinci, ucuncu, dorduncu ve be$inci fuzenin de sscb uzerine dogru gelmekte oldugu yonunde bir uyari verdi. daha onceden sistemin guvenilirligi uzerine bazi endi$eler dile getirildiyse de durum cok ciddiydi, emin olmayan petrov hukumete haber vermek icin yalnizca bir kac dakikasi oldugunu biliyordu. standart radarlar ufuk otesi mesafeyi tarayamadigi icin onlardan bilgi alinamiyordu ve alabilmek icin muhtemel nukleer fuzelerin yakla$masini beklemek sscb'nin kar$i bile koyamadan mahvolacagi anlamina geliyordu.

o anda aklindan neler geciyordu bilinmez, petrov hicbir $ey yapmadan beklemeyi ve bunun yanli$ bir uyari oldugunu du$unmeyi tercih etti. yanilmasi durumunda kisa bir sure sonra sovyetler cok ciddi bir felaketle yuzyuze gelecekti.

dakikalarin ardindan, hicbir $ey olmadi ve petrov bunun bir yanli$ alarm oldugu konusundaki sezgisine guvenerek belki de dunyayi yanli$ bir uyari sistemi yuzunden ba$layacak salakca bir nukleer felaketten korumu$tu (sscb'nin dagilmasindan sonra ortaya cikan belgelere gore de boyle bir durumda sscb'nin izlemeyi kararla$tirdigi strateji kesindi: elindeki tum nukleer gucle bir kar$i saldiri ba$latmak), o gun gorevi oldugu $ekilde hukumet ile temasa gecseydi yuksek ihtimalle dunyanin ba$ina gelecek olan da buydu.

bu olayin ardindan petrov defalarca sorguya cekildi, askeri uygulamalara kar$i geldigi ve guvenilir bir asker olmadigi icin i$ini kaybetti, once daha kucuk bir mevkiye du$uruldu, daha sonra da emekli edildi. sovyetler tarafindan bundan ba$ka bir odul ya da ceza kendisine verilmedi.

askeri guvenlik dogrultusunda petrov'un yaptiklari 1998'e kadar gizli kaldi, alarmin da bir hata sonucunda ortaya ciktigi aciklandi (burada hadi ya diyoruz). dunya da ancak yillar sonra kahramanini taniyabildi. bu tur durumlarda da ali$ildigi uzere petrov $u an nispeten fakir bir durumda emekliligini geciriyor. kendisine sscb/rusya tarafindan herhangi bir pozitif yaptirim uygulanmasa da 21 mayis 2004'te association of world citizens tarafindan "world citizenship award"* verildi.


ironik bir not olarak aslinda stanislav petrov'un gorev cizelgesine gore o gun izinli oldugunu da ekleyelim. yerinde ba$ka bir subay olmasi durumunda da muhtemelen dunya bunun tam tersi bir senaryoyla kar$i kar$iya kalacakti.

The Truman Show

nereden başlasam? en iyisi başından başlamak. ama her şey sırayla değil. bu entry daha çok filmin başı ve sonu hakkında.

christof: "bize uyduruk duygular yaşatmaya çalışan oyunculardan bıktık...yaşadığı dünya bazı açılardan düzmece de olsa truman'ın kendisinde sahtelik yok.".

christof daha baştan truman'ın neden true man (gerçek insan) olduğunu söylüyor. truman filmin sonunda, yaşadığı sahte dünyadan kurtulduğu için true man değil. truman aslında bir dizide oynamasına rağmen oyuncu olduğunun farkında değil. truman duygularını gerçekten o anda hissettiği şekilde gösteriyor. truman'ı true man yapan bu.

meryl (show'da truman'ın karısı): "benim için özel hayatımla herkesin önünde yaşadığım hayatım arasında bir fark yok. truman show benim hayatım.".

marlon (truman'ın en iyi arkadaşı): "hepsi gerçek. hepsi ekranda görüldüğü gibi. bu show'da gördüğün hiçbir şey sahte değil. sadece kontrol altında.".

film maalesef meryl'in ve marlon'un psikolojilerini araştırmıyor. filmin ortasına doğru meryl'in zor durumda kaldığını ve bundan korktuğunu görüyoruz ama bu sadece o anla ilgili bir durum. meryl çok genç bir yaşta bileğinin burkulduğu bahanesiyle truman'ın üstüne düşüyor ve tanışıyorlar. kız sonra truman'la evleniyor. filmin başlarında çocuk için truman'a baskı yapıyor. yani bu kız 18 yaşında bütün hayatını canlı yayında yaşamayı, sahte bir hayat yaşadığını bilmeyen biriyle evlenmeyi, bu evliliği de kameralar önüne yaşamayı, ayrıca bir de çocuk yapmayı kabul ediyor. bu bile başlı başına bir roman konusu olabilir.

marlon'un durumu da ilginç. filmin ortalarında truman'la iskelede bira içip konuşurlarken, marlon ve truman'ın yedi yaşından beri birbirlerini tanıdığını öğreniyoruz. marlon o yaştan bu yana truman'ın nasıl sahte bir dünyada yaşadığının farkında, ve buna rağmen truman'ın en iyi arkadaşı olarak kalmayı becerebiliyor. filmin en başında söylediklerine bakacak olursak marlon'un gerçeklik algısı truman'ınkinden de daha kötü durumda olmalı.

christof'un en baştaki repliklerinden ve truman'ı aynanın arkasından seyrettikten sonra ekranda "starring truman burbank", kısa bir ara, "as himself" yazılarını görüyoruz. burada benim beklediğim starring jim carrey as truman burbank. filmin bazı yerlerinde buna benzer ufak detaylar ve bazı kamera hareketleri, filmle şov arasındaki ayrımı ortadan kaldırıyor.

açılıştan sonra truman'ın hayatından ve yaşadığı dünyadan kesitler görüyoruz. seyredenleri paranoyaya iten, tüketimciliği (bu nasıl bir kelime) eleştiren, insanın dünyayı görme isteğini anlatan, truman'ın hayatının nasıl satıldığını gösteren, truman'ın hayalindeki kıza ulaşma çabasını gösteren sahneler burada.

paranoyayı tetikleyen en önemli sahne truman'ın gizlice dergiden kadın suratlarını kopardığı sahne. truman'ın dergiyi karısı için aldığını iddia etmesi, yırtılma sesi duyulmasın diye hapşırma numarası yapması, dergiyi gizlemesi, vs hep boşuna. yaptığı her şey seyrediliyor (06:40, zamanlar yaklaşıktır).

truman'ın motora binme sahnesi jim carrey'nin ben oyuncuyum arkadaş diye yumruğunu masaya vurduğu sahne. jim carrey bir insanın korkusunu, rahatsızlığını müthiş bir şekilde bize gösteriyor (08:00).

truman'ın marlon'la içten konuştuğu ilk sahnede aklıma gelen şuydu: içimi döktüğüm bir insanın bana her zaman ihanet ediyor olduğunu öğrenmek nasıl bir duygu olurdu? ayrıca marlon (veya herhangi bir insan) nasıl böyle bir işin altından kalkabilir? (10:30). filmle alakasız olacak ama, buna benzer bir konu wiseguy dizisinde de işlenmişti. terranova karakteri doğru bir iş yaptığına inanmasına rağmen işi gereği arkadaş olduğu adama ihanet etmenin sıkıntısını hissediyordu. marlon'un da bu sıkıntıdan kurtulmak için kullandığı bir bahanesi olmalı. veya marlon truman'ı hiçbir şekilde gerçek bir insan olarak görmüyor. andrew niccol'u görürsem sorarım.

truman dünyayı görmek istiyor. buradaki soru şu, sen de arada sırada herşeyi bırakıp dünyada ne var ne yok görmek istemez misin? sen de kendini truman gibi hapsedilmiş hissetmiyor musun? borçların, ipoteklerin seni istediğin şeyleri yapmaktan alıkoymuyor mu? (13:00)

aralarda truman'ın işe giderken karşılaştığı ikizlerin (biri on santim uzun) truman'ı reklam panosunun önüne itmesi, meryl'in ürün tanıtımı yapması, vs var. belki benim o kadar ilginç bulmadığım şeyler başkasının ilgisini çekiyordur. benim için bir sonraki önemli adım truman'ın gençliğinde lauren(sylvia)'i görmesi, ama araya meryl'in girmesi. buralarda film geçmişe dönüyor, sahne yedi dakika kadar sürüyor, ve bu arada truman kütüphanede lauren'le tanışmayı beceriyor. kumsalda lauren truman'a aslında adının sylvia olduğunu ve truman'ın hayatının sahte olduğunu söylüyor, ama lauren'in babası olduğunu iddia eden biri araya giriyor ve sylvia'yı götürüyor (20:00'den itibaren).

burada araya gireceğim. truman zaten etrafındaki dünyanın tuhaflıklarını farketmeye başlıyor. sylvia karakteri aslında tamamen gereksiz bir karakter değil, herşeyden önce truman için merak uyandıran bir hedef, ve truman'ın bir kadına ilgi duyan erkek yönünü gösteriyor. truman'ın karısına ilgi göstermediğine dikkat edelim. filmin değinmediği konulardan biri de truman'ın ve karısının cinsel hayatları. film bu konuya iki yerde şöyle bir dokunuyor. iki güvenlik görevlisi şovun hiçbirşey göstermediğini konuşuyor. ayrıca bir noktada truman meryl'e neden benimle evlisin, bana katlanamıyorsun diyor. truman ısrarla çocuk yapmak istemiyor. tabii bunlar hikayenin içine girse bu filmi jim carrey komedisi olarak satmak imkansız hale gelirdi. sylvia ilerde hem christof'un görüşlerini seyirciye (bize) açıklaması için bir bahane yaratacak, hem de filme romantik element olarak katılıp hikayenin ağır kısımlarını biraz törpüleyecek. yine de sanki sylvia'nın truman'a her şeyin sahte olduğunu söylediği sahne olmasaymış daha iyi olurmuş gibi. filme dönelim.

bu sahneden hemen sonra truman'ın hayatının tv haricinde de satıldığını öğreniyoruz. sylvia truman'a ne olduğunu söylediği anda bar çalışanlarından birinin yorumu: "zaten bunu en iyilerde görmüştük" ("we already got that on the greatest hits tape") (27:00).

buradan sonra truman gittikçe daha çok etrafındaki olayların farkına varmaya başlıyor, ancak hala herkesin ve herşeyin oyunun bir parçası olduğunu anlayamıyor. uçak bileti satın almayı ve otobüsle chicago'ya gitmeyi başaramadıktan sonra arabayla kaçış sahnesi geliyor. bütün bunların sonunda truman'ın sinirleri iyice bozuluyor, ve bu olaylar meryl'in truman'ı terketmesiyle sonuçlanıyor.

bundan sonraki sahnede truman'ın marlon'la konuşması var (53:20) ve film bu andan itibaren başka bir evreye geçiyor. bu diyalogda kısa bir kesim var. truman "bu farklı, herkes bunun bir parçası gibi" derken birden marlon'un da bunun bir parçası olabileceği fikri aklında beliriyor (54:00). bu sahneyi seyreden bizlere de helal olsun jim carrey demek düşüyor. marlon'un yedi yaşından beri birbirimizin en iyi arkadaşıyız dediği yer de burası. ve bu diyaloğun sonuna doğru biz de christof'u tekrar görüyoruz. marlon'un bütün söyledikleri aslında christof'un yazdığı repliklermiş. "sana yalan söylemek yapacağım en son iştir" marlon bunu söylerken gerçekten duygulanıyor. üçüncü baskı olacak ama marlon gerçekten incelemeye değer bir vaka. "eğer herkes bunu bir parçasıysa, ben de bunun bir parçası olmalıyım" en iyi yalan en göz önünde olan yalandır.

ve truman babasıyla buluşuyor. marlon: "onu buldum truman". iyi de nasıl? marlon'un ne gibi imkanları var ki truman'ın yıllardır kayıp olan babasını bulabilsin? yazar seyirciyle (bizimle) açıkça dalga geçiyor sayın okuyucu. galiba 1930'larda çekilen bir filmle ilgili bir anektot buna benzer bir şey anlatıyor. senaryoda karakter koltuğun altından bir balta çıkarıyor. senaryoyu okuyan yönetmen (veya yapımcı) seyircinin baltanın orda olduğunu nasıl bildiğini soruyor. cevap: aktör baltayı aldığına göre orda bir balta olmalı. bunu nerede okuduğumu imkan yok bulamam. sinema-tv okuyan arkadaşlar bunu biliyorlarsa ve zahmet edip bir mesaj atarlarsa ben de burayı editlerim.

evet, ve truman babasıyla buluşuyor (57:00). iki dakika süren bu sahneyi hakkını vererek anlatmanın imkanı yok. televizyonda seyredilen duyguların bütün sahteliği, ortamın nasıl yaratıldığı burada. bir yanda truman, öldüğüne inandığı babasıyla yıllar sonra tekrar bir araya geliyor. diğer yanda rejide (stüdyonun yönetildiği odaya reji odası deniyor değil mi?) bütün bu atmosfer sahte olarak yaratılıyor: "sis o kadar kuvvetli olmasın", "üç numaralı düğme kamerasına geç", "geniş açı", "yakın çekime alayım mı? hayır hayır", ve tabii ki sahnenin en mükemmel anı "müzik yavaşça yükselsin" ve orda gerçekten canlı müzik yapan birisi var! (tabii ki müzik stüdyo için yapılmıyor, tv için yapılıyor. yani christof hem canlı sahneyi hem de tv yayınını yönetiyor). "şimdi yakın çekime geç", ed harris'in halleri, truman "baba" dediğinde christof'un ve bütün stüdyonun zafer kazanmışçasına sevinmesi, stüdyoda kucaklaşmalar, "işte televizyonculuk bu" (that was great television), christof odadan çıkarken kapıdaki görevlilerin hayran halleri (ve onu seviyoruz ve koruyoruz tişörtleri)... bu sahne satirin ne olduğuna en iyi örnektir. truman'ın duygularının gerçek olması sahneyi daha da vurucu yapıyor. sahnenin sonunda sylvia'nın suratı ise bambaşka bir hikaye, bütün bu yalanların iğrençliğini çok iyi anlatıyor.

araya bir kılçık atalım. türk sinema tarihini bildiğim yok. benim gördüğüm bu derece satire en çok yaklaşan sahne, aşk filmlerinin unutulmaz yönetmeni filminde bu sana benim değil halkımın tokatıdır sahnesi. ben siyasal içerikli filmler çeksem ve filmlerimde böyle bir replik kullansam, bu sahneyi gördüğümde sinirimden ve utancımdan kıpkırmızı olurdum. bunun üzerine gelen, pıtırcık akerman'ın hepimiz bir şekilde yırtmaya çalışıyoruz tiradı ise siyasal filmler çeken yönetmenlerin yüzüne vurulmuş... yok yapamıcam.

buradan sonra bir dakikalık truman show reklamı, ve christofla röportaj geliyor. "-truman neden içinde yaşadığı dünyanın ne olduğunu şimdiye kadar keşfedemedi? -bize sunulan dünyanın gerçekliğini kabulleniriz.". sylvia tru-talk'a telefon ettiğinde söyleşiyi yöneten adam bağlantıyı koparmak istiyor, christof bunu engelliyor. christof burada, daha önce marlon'u yönlendirirken, ileride truman'la konuşurken zorluklardan kaçmayan, aksine zorlukların üzerine giden bir karakter görüntüsü çiziyor. bir problemle karşılaştığında sorumluluğu üstleniyor ve çözüm arıyor. andrew niccol'e sorulacak bir soru daha. birkaç tane amerikan çocuk filmi seyredenler bu meziyetlerin filmlerde nasıl ön plana çıkarıldığını farketmişlerdir. acaba niccol, christof karakteriyle, bu özelliklerin nasıl kullanıldığıyla fazla ilgilenilmemesini mi eleştiriyor?

christof: "truman'a normal bir hayat sürme şansı verdim. dünya, senin yaşadığın yer, sorunlu olan yer. dünya seahaven gibi olmalı" ("seahaven is the way the world should be". bu cümlede özne seahaven. benim çevirimde dünya özne oldu. memnum değilim ama elimden gelen bu. seahaven'ı özne yapacak düzgün bir cümle kuramadım). christof, truman'ın, yaşadığı dünyayı tercih ettiğini iddia ediyor. sylvia yanılıyorsun, truman da senin yanıldığını gösterecek diyor. hani sylvia, truman'a başka bir dünya görme şansı vermedin dese daha iyi olurmuş sanki. sahnenin sonunda sylvia ekranda truman'ın görüntüsüne dokunuyor. christof da aynı işi iki defa yapacak (birisi hemen sylvia'dan sonra, truman uyurken). eğer bu bir sevgi gösterisiyse christof da kendince truman'ı seviyor diyebilir miyiz? (1:06:50) ve tabii piyanist de orda.

yine bir ara. imdb'ye göre andrew niccol'un senaryosunun ilk hali çok karanlık. peter weir hikayeyi yumuşatıyor. yahoo'daki deleted scenes videosunda (the truman show deleted scenes) meryl truman'ı terkettikten ve vivian truman'ın yeni ofis arkadaşı (ve herşey planlandığı gibi giderse yeni eşi, ve çocuğunun annesi) olduktan sonra bir brifing sahnesi var (09:50). bu sahnede meryl'e boyunluk takmışlar. meryl'in truman'la kavgası çok daha şiddetli olmalı (bu imdb'de de yazıyor). christof, çocuk doğduktan sonra iki kanallı yayına geçeceklerini söylüyor. marlon, truman öldüğünde tekrar tek kanala döneceğiz değil mi diye soruyor. christof cevap vermeden toplantıyı bitiriyor. marlon'un bu sorusu hikayeyi (ve marlon'un karakterini) filmde gördüğümüzden farklı bir yere taşıyor. bu hikayeye göre christof truman'ı öldürmeyi planlıyor olmalı. ve herhalde marlon da bu işin içinde.

truman uyandıktan sonra aynanın karşısındayken onu seyreden iki kişi truman'ın halinden şüpheleniyor "bize mi bakıyor?". truman sabunla aynaya astronot başlığı çizince rahatlıyorlar, ama truman aynayı temizledikten sonra çok kısa bir göz kırpıyor, yani aslında orda kamera olduğunu biliyor. aynı günün akşamı truman bodrumda uyuma numarasıyla evden kaçıyor. yönetim odasında bir adet kedi, ve dev ekranın önünde kondüsyon bisikletine binmiş bir adam var (bkz: e.t. the extra-terrestrial). christof odaya girdiğinde gece ekibi (aslında sürekli gördüğümüz iki kişi) toparlanıyorlar. konuşmaları sırasında bodrumdaki kameralardan birinin önünün kapalı olduğu ortaya çıkıyor. christof'un uyanıklığı sayesinde truman'ın kaçtığını anlıyorlar. sahnenin sonuna doğru marlon dolabın içindeki merdivenden bahçeye doğru bakarken christof'un sözleri: "birşey söyle. devam et". christof en kötü durumda bile şovu devam ettirmeye çalışıyor, bu durum tekrar karşımıza çıkacak.

bu noktada hikayenin akışıyla ilgili iki tane sorun var. birincisi pek de önemli değil. truman bodrum kameralarından birini engellediğine göre bir şekilde kameraların yerini keşfetmek zorunda. biz bunları görmüyoruz. ikinci sorun, truman'ın babasını bulmuş olmasına rağmen kaçmaya karar vermesi. burada bariz bir kopukluk var. bu kopukluğu yaratan da 15 dakika önceki o müthiş buluşma sahnesi. gerçi o sahne bütün senaryo kopukluklarına değer. veya truman babasının da sahte olduğunu keşfetmek zorunda. oysa bunu da görmedik.

christof: "bize ışık gerek...saat kaç?", chloe: "bunun için çok erken" (christof'un ne yapmak istediğini anlıyor), christof: "cue the sun" (bunu hakkını vererek çeviremedim). (1:17:00). christof'a tanrı benzetmesi yapılan en önemli yer burası (bkz: fiat lux). ve yine christof truman'ın nerede olabileceğini tahmin ediyor: "denize bakmadık". christof truman'ı fırtınayla durdurmaya çalışıyor, truman pes etmeyince geri adım atmak zorunda kalıyor. ve truman yelkeni direğe çekiyor. (1:26:20)

yelkende kocaman bir 139 sayısı yazılı. ben bu kültürün içinden gelmiyorum, imdb'ye göre bu 139, 139. ilahiye gönderme yapıyor. psalm 139 özetle tanrım ben ne yapsam ve nereye gitsem sen bilirsin, senden hiçbirşey saklayamam, vs. birkaç dakika sonra bunu da kullanacağız.

yelkenli 30 saniye boyunca piyano eşliğinde denizde seyrediyor ve duvara çarpıyor (1:26:35 - 1:27:05). müzik için: truman show - raising the sail. şimdi kişisel bir ara. ben bu filmi ilk televizyonda seyrettim. filmin ilk saatine pek dikkat etmedim, ancak truman evden kaçtıktan sonra fimi dikkatle izlemeye başladım. bu sahnede yelkenli ufka çarpmadan önce kısa bir süre burundaki direğin gölgesi ufuk taklidi yapan duvara düşüyor. o anda bunu farkettim ama ne olduğunu anlamadım. iki saniye sonra direk ufku delince oha falan oldum (o yıllarda bu o kadar ayıp birşey değildi). aynı anda müziğin kesilmesine de dikkat.

the truman show final scene

"onunla konuşacağım". truman çıkış kapısına gelince christof engellemeye çalışıyor. bu sahne iki farklı seyirciye oynanıyor. birisi biz film seyircisi, diğeri truman. sahnenin başında christof gözlerini kapayıp derin bir nefes alıyor. bunu truman görmüyor, bu sahne bizim için. soru: christof insan olarak önündeki zorlu konuşmaya mı hazırlanıyor, yoksa aktör olarak rolüne mi hazırlanıyor?

christof: "truman, konuşabilirsin, seni duyuyorum". bu truman'a, fakat christof'un sesi neden yankı yapıyor? bu yankılanma bizim için.

truman: "sen kimsin?", christof:"i'm the creator ... of a television show...". ben televizyon şovunun yaratıcısıyım. christof orjinalinde i'm the creator (ben yaratıcıyım) dedikten sonra çok kısa bir süre duraklıyor. christof'un tanrı rolü oynamasına bir gönderme daha. bunu bu şekilde türkçeleştiremedim.

christof: "dışarıda, senin için yarattığım bu dünyada olandan daha fazla gerçeklik yok. aynı yalanlar. aynı kandırmaca. ama benim dünyamda korkulacak hiçbir şey yok" (there is no more truth out there than there is in the world i created for you. the same lies. the same deceit. but in my world zou have nothing to fear.) buraya sonra geleceğim.

christof: "seni, senin kendini bildiğinden daha iyi biliyorum", truman: "kafamın içine de kamera yerleştirmedin ya". psalm 139'u hatırla. burada truman tanrıya karşı geliyor.

ve christof'un en güçlü sahnesi. sahnenin hem truman'a hem de biz seyirciye oynandığını hatırlayalım. christof "korkuyorsun. bu yüzden gidemezsin. önemli değil truman, anlıyorum" derken tekrar ekrana dokunuyor. film seyirciyi, christof'un insani hislerle hareket ettiğine inandırmaya çalışıyor. christof truman'ın çocukluğundan bahsettikçe truman'ın omuzları çöküyor ve cesareti kırılıyor. ed harris oyunculuk dersi veriyor. "konuş benimle, birşeyler söyle" dediğinde kendi kabuğuna çekilmiş çocuğuna ulaşmaya çalışan bir baba gibi.

"birşey söylesene! televizyondasın! bütün dünya seni izliyor!". christof'un asıl derdi ortaya çıkıyor. christof şovun yönetmeni olarak konuğun canlı yayında takılıp kalmasından hoşlanmıyor. hem biz seyirci için, hem de truman için büyü bozuluyor. truman christof'un da kendine yalanlar söyleyen diğerlerinden farklı olmadığını anlıyor. truman'ın omuzları tekrar dikleşiyor. truman kameraya dönüyor, repliğini söylüyor, ve şovu bitiriyor.

(sonda herkesin sevindiği sahnede barmen bardaki müşterilerin ellerine çakıyor, ama 10 dakika önce truman'ın başaramayacağına 1 e 2 veriyordu. herhalde daha kaybettiği paranın hesabını yapmamış).

müthiş film. en önemli falsosu truman'ın babasını bulduktan sonra birden kaçmaya karar vermesi. filmdeki bu atlamaya rağmen truman'ın babasıyla buluşma sahnesi her şeye değer.


filmde iki katman var. yüzeyde görünen hikayede truman yaşadığı dünyanın sahteliğini farkediyor, dış dünyadan bir kıza aşık oluyor, hapsolduğu dünyadan kurtulma mücadelesi veriyor ve sonunda bu mücadeleyi kazanıyor. büyük ihtimalle aşık olduğu kıza kavuşacak. alttaki hikaye bu kadar iyimser değil. yukarda christof'un dışardaki dünya daha da kötü repliği var ya. hani sonraya bırakmıştık. hah orası. filmde christof'un sözlerine açık bir cevap veya karşı çıkış yok. ve tabii christof'un dış dünya dediği yer aslında biz seyircinin yaşadığı dünya. truman'ın kazancı seçim yapma şansı. zorluklarla da olsa en azından kendi seçtiği dünyada yaşayacak. christof'un söylediği her sözün altında daha iyi bir hayat nedir sorusu var. daha iyi hayat nedir, ve bunun için ödenen bedele değer mi?

1 Ocak 2016 Cuma

Yetişkinliğe yeni geçen ayıyı evcilleştirmye çalışmak

(hep ciddi, sıkıcı yazıların yanında böyle hayatın kıyısından köşesinden saçmalamalarda olsun)

30 yaşındaki bir adamı değiştirmeye çalışmak neye benzer canım kardeşim, anlatayım mı sana? bakraç var ya bakraç, bildin mi bakracı? bunun içine zaman zaman kaynar su ya da kaynar süt neyi koyarlar. "yavrııım, şu bakracı bi getiriver hele bu yanlı. he mi daşşaana gümüş taktığım?". getireyim getirmesine de nine, sen bu amına koduğumun bakracının kulbunu da aynı metal malzemeden yapmışın? tutamıyorum ki. ulan bakraç pişmiş, süt pişmemiş. öyle bir sıcaklık. işte, 30 yaşındaki bir adamı değiştirmeye çalışmak, o bakracı maşasız nesiz çıplak elle nineye kadar taşımaya benzer. on beşinci yüzyılın ünlü matematikçisi ali kuşçu'nun bu konuda yazdığı beyit dilden dile dolaşır durur:

a noktasından hareket eden bir çocuk, elinde kaynar bir bakraçla b noktasındaki nineye doğru yola çıkmıştır.
zalım nineye vururum allah deyu deyu.

beraber olduğu bütün kızlarla ciddi düşünen bir alemlerin tavşanı ben mi varım şu siktiğimin yerinde inanın çok merak ediyorum. benimle ciddi düşünmeyen kızlarla dahi ileriye yönelik planlar kurdum lan. vakti evvel gripten geberirken bayağı normal arkadaş olarak takıldığımız ve çok da sık görüşmediğimiz bir kıza msn'de muhabbet arasında hasta olduğumu söylemiştim. muhabbet epey uzadı, iş kızın evime gelip çorba yapmasına kadar dayandı. bir iki saat kadar sonra geldi eve, çorbayı içtik, öyle beraber film falan seyrederken bi anda yiyişmeye başlamıştık. bildiğin plansız programsız, beklemediğim bi yiyiş dönüyo. hemen sevgili tribine girmiştim. kızın babası asker, ertesi sene tayini çıkacak, "eee nasıl görüşcez seneye" falan diyorum. ya ne diyon oğlum sen? işte ne bileyim, ertesi gün kızın kuyumcuya gidip altın bozdurması gerekiyo, "dur beraber gidicez, ben götürcem seni" falan diye her boka müdahil bi gavat. karının resmen kabusu oldum lan. ulan arkamdan "aaaaa yapıştı be herif. ilk fırsatta çekiyorum siktiri şekerim. altı üstü iki göt ellettik, o da sadakası olsun eşşoğlueşşeğin" diye muhabbet çevirmediyse ben de hiçbi şey bilmiyorum.

şimdiki bahse konu sevgilim de elbette ciddi düşündüğüm kurbanlarımdan biriydi. belki de cümlemizin hayatına teğet, haybeci bir yirmi birinci yüzyıl aşk hikayesi kardeşlerim...

pek ideal sevgili sayılmam. hatta inkar da etmem, ayının biriyimdir. kızı fazlaca sahiplenirim, giyim kuşamı dahil her bokuna müdahale ederim, gözümün tutmadığı erkek arkadaşlarıyla görüştürmem, romantizmden anlamam, sevgililer günü kutlamam. seyahat etmeyi severim, anlatılmaz yaşanırım. neyse, küçüklüğümden beri kızlarla pek arkadaşlık da yapamadığım için yontulamadım. fakat bu ayılıklarımın farkında olduğum için ilişkiye başladığım bütün kızlara en başında böyle bir insan olduğumu açık açık anlattım. göze alanlarla başladık işte amına koyim, hikaye bu.

beni samimiyetle sevdiğine inandığım bu kız, her türlü ayılığımı bir güzel çekti allah'ı var, hakkını vermek lazım. zaten tanıştığımız zaman adımı söylediğimde "enis mi? en sevdiğim isim" diyerek o biçim bir golle başlamıştı mevzuya. ulan tabii ki adımın herhangi birinin en sevdiği isim olabileceğine ben de inanmıyorum. zaten isim konusunda takıntılı ve şanssız bir adamım. takıntılı olmamda ilkokuldan beri "enis, götüne girsin penis" adlı aruz vezniyle yazılmış, hala gün geçtikçe içinden yeni sırların ortaya çıktığı o büyük ve gizemli şiirle muhatap olmamın etkisi olabilir. ya da yeni tanıştığım adamların enis'i enes ya da deniz olarak algılıyor olmasının mı ("memnun oldum esin" cümlesini tüm kulaklarımla duymuşluğum vakidir. domalsak sikecek herif) tam olarak bilemiyorum. ve aynı zamanda şanssızım da. eskiden olurdu lan, hala da duyuyorsunuzdur, geceleri hamile kadınların rüyasına bazı tipler girip "kızın olacak, adını şu koy bu koy" falan derlerdi. bizim validenin rüyasına da girmiş. herifin dediği lafa bak: "bir oğlun olacak. adını yekta koy". yekta mı? ulan elalemin rüyasına giren ak sakallı dede gelecekten haber verir, kayıp eşyanın yerini söyler, at yarışı sonucu falan bildirir, bizimki benim hayatımı sikmek peşinde. milyonlarca isim arasından nerden de buldun yekta'yı? validenin rüya gibi mevzulara peki itimadı olmadığı için koymamış yekta'yı, ama bizi de bir ömür boyu necip milletimi enis diye bir ismin gerçekten var olduğuna ikna etme göreviyle baş başa bıraktı. şanssızım tabii amına koyim.

kıza hakikaten kanım ısındı. benim hayvanlıklarım dışında her şey gayet güzel gidiyor. ama ayıyım işte, sorun burada zaten. hani derler ya, ilişkide çiftlerden biri ilişkinin beyni, diğeri kalbidir. bizim ilişkiye bakıyorum; kız mantığıyla ilişkinin beyni oldu, sevgisiyle yüreği ve arada nefes almamızı sağladığı için ciğeri... amına koduğumun ortamı sakatatçı dükkanına dönmüş, ben kendime bir rol ayarlayamadım arkadaş. artık ben de ilişkinin daşşağı mı oldum, noldum anlamadım.

güzel kız, kıskanıyoruz tabii. giyimine kuşamına karışmama ses etmiyor, yavşak yavşak ne sikim olduğu belli olmayan gebeş erkek arkadaşları var, görüştürmüyorum "önemli olan sensin" deyip geçiyor, telefonuna yetişemediği zaman azarlıyorum falan, yapmadığım zulüm yok kıza. kızın yüzü her daim gülücükler saçıyor. ben? surata bak süngüye davran. mütemadiyen nemrut gibi geziyoruz. ama kızın inceden rahatsız olduğunu da hissediyorum aslında. sonra, ekim ayındaki doğum gününü unutmam ve sevgililer gününü siklemememle rahatsızlık ayyuka çıktı, söylenmeye şikayetlenmeye falan başladı. kız dişlerini göstermeye başladıktan sonra işler değişti. kırk derviş bi halıya sığmış da, iki padişah bi dünyaya sığmamış. her dakika birbirimizi yiyoruz. lan oğlum iki dakka efendi olsananız.

bir gün evde beraber takılırken, hayvan gibi susadım. dolapta süt vardı, hani bu yörsan'ın cam şişeleri oluyo ya. dayadım şişeyi ağzıma, lıkır lıkır içiyorum. ama siktiğimin şişesinin ağzını nasıl yaptılarsa doğru düzgün içemiyorum, sağdan soldan dökülüyo. ulan susayınca cam şişeden süt içen bir james dean, bir marlon brando'nun gençliği tadı yakalayalım derken iş iyiden iyiye carmen electra'ya döndü. boynumdan göğsümden götümden sütler akıyo resmen. bu seksi sahneyi tamamladıktan sonra gözümü mutfağın kapısına çevirdiğimde bir çift gözle karşılaştım. hani, nasıl anlatsam? hsbc ve fotoğraf evi'nin ortaklaşa düzenlediği "tiskinmek" temalı fotoğraf yarışmasının afişi. aha o kadar söylüyorum. kız ciddi ciddi bıktım diye ağlayarak evi terk etti.

tam olarak ayrılmadık tabii. telefonla görüşüyoruz, arada bi buluşuyoruz. benim tek niyetim kızı döndürmek. sonra bana dedi ki, "senin bu asabiyetinle, ayılığınla gerçekten yürütemeyiz. kendini biraz değiştirmezsen asla dönmem. ruh sağlığım bozuldu amına koyim". amına koyim demedi tabii de, ben gaza geldim şimdi. "lan olm 30 yaşında adamı nereye değiştiriyosun?" diye karşılık verdim ama bi taraftan da meyilliyim. çünkü hem kızın dönmesini istiyorum, hem de hakikaten artık biraz düzenlemeye çalıştığım bir asabiyet ve ayılık problemim var. benim değişimden anladığım bu, tabii ki kimse için kendimizi değiştirecek değiliz.

sonra, bu problemlerimi düzenlemek için şu an ben de dahil cümlemize aşırı saçma gelecek -ama o anda bana çok mantıklı gelmişti lan- bir fikir belirdi kafamda: bütün gün oturup sevimli bulduğum bir hayvanın envai çeşit belgeselini izlemek ve bu duygu patlamalarının yaşandığı ortamda tüm gereksiz parlamalarını ve her boka karışma zorunluluğu hissetmelerini en azından biraz azaltabilmiş yepyeni bir enis yaratmak. hani, akvaryumdaki lepistesi izleyip sinir stresten kurtulmak hesabı. bu ne lan? ulan böyle bi fikrin yaratacağı terakkiyi sikeyim ben zaten.

bilahare hangi hayvanı çok sevimli bulduğum düşündüm. aklıma gele gele civciv geldi. lan iyi de civcivin bi olayı yok ki, neyin belgeselini izleyeceksin? yemlen, sıç, top gibi yuvarlan, başka da bi bok yok. allah'ın günü civcivin götündeki bok izlenir mi? kendimi tanıyorum, hemen akabinde aklıma geldi mevzubahis hayvan: maymun.

küçüklüğümde deli gibi beslemek istemiştim, annem yıllarca "bahçeli evimiz olursa alırız yavrum, söz" diye oyaladı bizi. amına koyim kulübe mi yaptıracaksın maymuna diye sormak hiç aklımıza gelmedi tabii. o sözler bir nevi, maymun almamızın imkansızlığına dair bir atıftı belki. ama nasıl istiyorum, nasıl hayaller kuruyorum. beyaz bi kıyafet alırım maymunuma, hep beraber gezeriz, beraber maç yaparız, beraber basketbol oynarız diyorum. nasıl bi anlam yüklediysek maymuna, mübarek maymun maymun değil sinyor can bartu amına koyim.

fakat, kendime terapi uygulama maksatlı başlattığım bu süreç doğal olarak işleri daha da boka sardırdı. misal bir belgeselde maymuna bilgisayar ekranında dağınık rakamları saniyenin onda biri falan gibi bi süre gösterip ekranı kapatıyorlar. herif o saniye, sırasıyla rakamların yerini işaretliyor lan. ya da ne bileyim, ince uzun bi kabın dibine fıstık koymuşlar, bunu hayvana aldırmaya çalışıyorlar. yemin ediyorum belgeseli durdurup yarım saat düşündüm ben olsam fıstığı nasıl alırdım diye bulamadım. bu siktiğimin orangutanı odaya girdiği gibi gitti çeşmeden ağzına sus doldurdu, kabın içine tükürüp fıstığın yüzeye çıkmasını sağladı. hayvan benden zeki amına koyim, resmen kendime güvenimi kaybettim.

goriller var bir de. herif resmen vücut yapmış. yapmasına yapar tabii de, bu herif otçul birader. ulan biz spor yapmaya kastığımız dönemler timsah gibi sabah akşam et yiyoruz da anca anca bi boka benzer gibi oluyoruz, bu ibne safi zambak yiyerek olimpiyat şampiyonu vücudu yapmış. şirindir, sevimlidir diye maymun izleyip kendimize insaniyet telkin edelim, kalp kırmayalım, biraz yumuşayalım derken özgüven hadisesi dibi boyladı. baksana ulan heriflere. evrim teorisi yalan çıktı. maymundan geldiğimiz falan yok, bizim maymuna gitmemiz lazım amına koyim. evrim mevrim yok. hocam o elinizi götümden çekerseniz harika olacak inşaallah.

bir süre bu şekilde devam ettim terapiye ama olacak gibi değil. küçük bir sürpriz yaparak kızın gönlünü alayım bari diye bir plan kurdum. çocukluğunda okumuş olduğu ve kaybettiği, şimdilerde de hiçbir yerde bulamadığı -adını vermeyeceğim- ve hakikaten aşık olduğu bir kitaptan bahsederdi. dedim bulup hediye edeyim. epey bir kitabevini aradım ama nasıl bir kitapsa resmen piyasada yok. bizim pederin eski kitap hastalığı vardır, anormal derecede. gezer abi, geçtim artık sahafı falan, bit pazarından kitap toplar. ona söyledim, herif harbiden aradı taradı buldu. ama kitabın yarısı yok amına koyim. yalnız kitabın yarısı yok dediysem, sayfa sayısı olarak değil. bildiğin üst taraftan aşağıya doğru yarısı yok kitabın. yanmış. lan gülsem mi ağlasam mı?


pek istekli değildi ama buluştuk, "sana bir sürprizim var" diyerek kitabı uzattım. bir yarısı yanmış kitaba baktı, bir bana, belki hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini fark ederek o anda "işte sen bu kitabı anlayabileceğin kadar sevebilirsin beni" dedi gözleri biraz dolu, ama gülümseyerek. meğerse kitap, bir fotoğraf karesine aşık olan adamın hikayesini anlatırmış...