inkar etmenin alemi yok, günümüzde bebek bakımı ve
çocuk yetiştirme kurumu amacını ve itici gücünü kan (ve gönül) bağlarından alan
doğal bir görev olmaktan çıkıp ebeveynlerin sosyal çevrelerine çocuk
büyütmedeki üstün yeteneklerini sergileyebilecekleri bir sidik yarışına
dönüşmüş durumda. çekirdek aile yapısının doğumdan sonra tüm memelilerden daha
uzun bir acizlik süreci geçiren homo sapiens sapiens’in türünü devam
ettirebilmek için ihtiyaç duyduğu bir toplumsal sistemden ziyade özünde grotesk
bir kendini gösterme, konuya komşuya hava atma arzusu yatan akılalmaz bir
rekabet ortamı olarak algılandığı, görünüş ve işleyiş olarak trajikomik bir
tiyatro oyununa, hatta merdano sirkine benzemeye başladığı bir devirde
yaşıyoruz.
görebildiğim kadarıyla (ki toplumsal konularda
görüşüm kontakt lens takmış bir şahin kadar keskin, içgüdülerim somon kokusu
almış bir kutup ayısı kadar kuvvetlidir), bu hazin durum özellikle batı
ülkelerinde ve anglosakson dünyasında kök salmış durumda; ve çağımızın hemen
her absürd fenomeni gibi, en uç örnekleri de elbet amerika birleşik
devletleri’nde baş gösteriyor. son on yıldır popülerleşen, ve sözkonusu
öğrencinin zekasından ve akademik başarılarından ziyade ebeveyninin aşağılık
kompleksine ve kendine güvensizliğine ışık tutan “my child is an honor student
at xyz high school” (“benim çocuğum xyz lisesinde teşekkür listesinde”) türü
araba arkası yazıları*; bunlara tepki olarak doğmalarına rağmen altlarında
yatan eziklik ve ebeveyn hırsı açısından karşıtlarından pek de aşağı kalmayan
“my kid beat up your honor student kid” (“benim çocuğum senin teşekkür
listesindeki çocuğunu dövdü.”) çıkartmaları, çocuklarını doğru işe girebilmek
için gidilmesi gereken doğru üniversiteye girebilmek için gidilmesi gereken
doğru liseye girebilmek için gidilmesi gereken doğru ortaokula girebilmek için
gidilmesi gereken doğru ilkokula girebilmek için gidilmesi gereken doğru
anaokuluna sokmak için hiçbir alavere dalavereden geri kalmayan (anaokulu
müdürüne “karayip adaları’nda bir hafta tatil” rüşveti vermekten tutun, araya
torpil amacıyla orgeneraller, senatörler sokmaya çalışmaya kadar) anne
babaların insanın kanını donduran hokkabazlıkları, vs. bunlar çocuklarının
geleceğini ne kendi sosyal, ekonomik, kültürel ve entelektüel konum ve birikimlerine,
ne çocuklarının yeteneklerine, zekasına, ve meritokrasinin paslı çarklarına, ne
de şansa bırakmaya zerre niyeti olmayan modern ebeveynlerin hastalıklı çocuk
büyütme anlayışlarının en göze batan, belki de en naif dışavurumları. her ne
kadar judith rich harris namlı amatör psikolog ve araştırmacı the nurture
assumption (“büyütme varsayımı”) isimli kitabında anne babaların çocuğun
karakteri, zekası, ve geleceği üzerindeki etkilerinin sanılandan (ve de çocuğun
genlerinin ve arkadaş çevresinin etkilerine nazaran) çok ama çok daha az
olduğunu gözler önüne serdiyse de (ve bu vesileyle pediyatrik psikoloji ve
psikiyatri bilimlerini kökünden sarstıysa da), tipik ebeveynler – belki
şimdiden bir kilometre taşı olarak anılan bu kitabı okumadıklarından, belki de okusalar
dahi bu bulguları kabul etmek istemeyeceklerinden – çocuklarını istedikleri
gibi şekillendirebilecekleri birer tabula rasa olarak görmeye, onlara
gönüllerince şekil verebilecekleri birer kil yığını, akıllarınca
yontabilecekleri birer mermer parçası muamelesi göstermeye devam ediyorlar. ve
çocukların karakterlerinin ve geleceklerinin ebeveynlerce çizilebileceğine dair
bu yaygın ve sarsılmaz inanç, yeni doğmuş çocuğun yaşamında son olmasa da ilk
defa anne babanın kendisine yönelik ilk resmi eyleminde, yani isim verme
ritüelinde baş gösteriyor. pek çok anne baba nedense çocuklarının doğru ismi
taşımazlarsa hayatta başarıyı yakalayamayacaklarına, adların hem estetik hem de
öngörücü, neredeyse clairvoyant değerler taşıdıklarına inanıyorlar. aslında bu inanç
ülkemizde batı ülkelerinde olduğu kadar yaygın değil, hala “satılmış”lara,
“yeter”lere, “nekibuşimdi?”lere rastlamak mümkün (sonuncu örneği uydurmuş
olabilirim.) ama biz de kesinlikle muaf değiliz bu temayülden, isim ile kader
belirleme sevdasından, nomen est omen inancından: onca zafer, başar, gönenç,
hidayet, muzaffer tanıdım, hayatımda daha bir tane “mağlupol”, “katastrof”, ya
da “batasıca”’ya rast gelmiş değilim.
maalesef bu isim-kader ilişkisi, adların kişilerin
geleceklerine ve hayatlarının akışına etkisi meselesi somut örnekler açısından
kıt bir alan, pek fazla ampirik veri yok elimizde. ama olduğu kadarıyla
zikredilmeye değer yine de: robert lane isimli bir baba var mesela. harlem
mahallesindeki sosyal konutlarda yaşayan, new york’un varoşlarında kıt kanaat
geçinen robert, 1958 yılında doğan oğluna belki biraz ümit, biraz heves, biraz
da muzırlıkla “winner” (“kazanan”, ya da “galip”, belki zorlarsak “muzaffer”)
ismini koymuş. üç yıl sonra, lanegiller’in yedinci (ve sonuncu) çocukları
doğduğunda, bir an için kötü bir laz fıkrasının son satırı olmak istercesine
“yeter” ismini akıllarından geçirmişlerse de, robert nihayetinde bugün kimsenin
hatırlayamadığı sebeplerden dolayı bu yavrusuna “loser” (“kaybeden”, “yenik”,
“ezik”, gerçi sanırım loser artık türkçe’ye de girmiş, iyice yerleşmiş bir
kavram) ismini layık görmüş. bebeği aslında istemediğinden, baba olmaktan gına
geldiğinden veya yedi çocuklu hürmüz rolünde fenalıklar geçirdiğinden değil,
sadece winner-loser simetrisinden sapıkça bir haz aldığından, çocuklarının
isimlerinden kendisine (ve 47 yıl sonra bizlere) eğlence çıkardığından.
winner lane’in tutunamaması, başarısız olması,
intihar mektubunu yazarken dahi tükenmez kaleminin tükenmesi (mecazi olarak
tabii) ne kadar ihtimaller dışı görünüyorsa, loser lane’in de şu hayat
koşuşturmacasında ipi göğüsleyebilmesi, tescilli bir loser olarak 1-0 mağlup
başladığı yaşam savaşında muvaffak olabilmesi, hayatta bir yerlere gelebilmesi
de o kadar miniskül bir olasılık, ihtimaller evreninde öylesine gözardı edilebilir
bir seçenek gibi duruyor, öyle değil mi dostlar? lakin, kazın ayağı öyle
değilmiş (“niçin kazın ayağı da, penguenin gözü veya hipopotamın kuyruğu
değil?” diyecektim ki, üşenmeyip kazın ayağı öyle değil başlığına göz attım, ve
bilgilendim. ama öğrendiklerimi burada tekrarlayacak değilim): loser lane özel
bir lisede burslu olarak okuduktan sonra, gayet efendi bir üniversiteden* mezun
oluyor, new york polis departmani’nda* polis memuru olarak işe girip,
detektiflige, oradan da komiserliğe kadar yükseliyor. (bugün kendisi hala new
york’ta komiser ünvanıyla çalışmaktadır, ve de isminden utanmamasına ve
gücenmemesine rağmen kendisine “loser” diye hitap etmeyi içlerine sindiremeyen
meslektaşlarınca “lou” diye çağrılmaktadır.)
peki ya abisi, winner lane, kazanmaya mahkum çocuk?
şu günlerde elli yaşına merdiven dayamış olan winner’in en kayda değer
başarısı, sabıka kaydının uzunluğu ve derinliği. hırsızlıktan aile içi şiddete,
başkasının arazisine izinsiz girmekten, polisin emrine karşı gelmeye kadar binbir
çeşit suçu ve otuzdan fazla tutuklanmayı yarım asıra sığdırmayı başarmış, bu
türk vatandaşlığı’na geçse “muzaffer sokak” ismini alması muhtemel arkadaşımız.
maalesef winner ve loser kardeşler günümüzde
birbirlerinden kopmuş durumdalar; öyle ki kardeş bile sayılmazlar,
konuşmuyorlar dahi. hayatları boyunca tanıştıkları her yeni insanla “aaa, ne
ilginç bir isim” muhabbetini çevirmeye onları mecbur bırakan babaları ise artık
hayatta değil. yine de onun adına şu soruyu sorabiliriz: her ne kadar
isim-çocuk eşleştirmesinde hafif bir karışıklık olmuşsa da, acaba bu
alışılmadık isimleri seçmesinin altında yatan sebep sağlam mıydı? nomen omen
midir, ismimiz kaderimizi belirleyebilir mi? bir çocuğun ismi, çevresine ne tür
sinyaller saçıyor, hayatboyu karşılaştığı insanlara nasıl bir mesaj veriyor?
tam bu soruları cevaplamak üzere kolları sıvamış,
kütüphaneye kapanmış ve yıllarca sürecek bir sosyoantropolojik ve psikoekonomik
bir çalışmaya el atmıştım ki, böyle bir çalışmanın zaten kısa bir süre önce
tamamlandığını öğrendim, ve de bakkaldan biramı alıp birkaç yıl daha hiçbir şey
yapmadan miskin miskin oturmak üzere evimin yolunu tuttum. daha önce cüzi
meblağların ahlakı ve “sumo güreşinde şike” konularındaki (bkz:
sumo/@benbirpipodeğilim) araştırmalarından hatırlayabileceğiniz steven levitt
isimli üniversity of chicago profesörü genç ekonomist ile (ki kendisinin
geçtiğimiz ay yayımlanan ve amazon’un en çok satan kitaplar listesinde
ikinciliğe kadar yükselen kitabında lisede benden iki sene ileride olan, gayet
iyi tanıdığım bir çocuğun çalışmalarından övgüyle bahsedilmesi beni kısa süreli
bir buhrana sürüklemiştir), roland g. fryer jr. isimli bir başka genç
ekonomistin (ki kendisinin yaşıtım olduğunu, aynı yıllarda aynı okulda,
birbirine bitişik binalarda okuduğumuzu ve onun şu anda emin adımlarla
harvard’da profesörlüğe yürüdüğünü düşünmek beni daha da uzun süreli buhranlara
sürüklüyor, kıskançlık değil, belki bir tür özenme) yaptığı bu neşeli ampirik
çalışmanın sonuçları “the causes and consequences of distinctively black names”
( “belirgin zenci isimlerinin sebep ve sonuçları”) adı altında yayımlanmış.
kedilerin başına gelenleri* bilmeyen, umursamayan
veya bu deyişin kendilerini ilgilendirmeyen işlere burunlarını sokan insanlar
için bir metafor olduğunu fark etmeyen bu meraklı kafadarlar, müthiş derecede
geniş ve zengin bir veritabanını - 1961 yılından beri california eyaletinde
doğan her bebeğin doğum belgesini – kurcalayarak başlamışlar isimsel
araştırmalarına. on altı milyondan fazla doğum belgesini kapsayan, ve doğan
bebeklere verilen isimlerin yanisıra, cinsiyet, ırk, doğumdaki ağırlık, anne
babanın evli olup olmadığı, ebeveynlerin posta kodu (ki bu ailenin
sosyoekonomik durumu ve de yaşadıkları bölgenin etnik kompozisyonu açısından
çok kuvvetli bir ipucudur), doğum faturasını ne şekilde ödedikleri (bu da
ekonomik bir göstergedir takdir edersiniz ki) ve de eğitim seviyeleri (bebeğin
değil, anne babanın) gibi çeşit çeşit, tek tek çok bir şey ifade etmeseler
dahi, bir arada değerlendirildiklerinde ailenin sosyoekonomik statüsü ve
entelektüel, kültürel ve eğitimsel birikimi hakkında bir claude monet tablosu
gibi flu değil, bir eduardo manet eseri kadar berrak ve belirgin bir resim
çizilmesine imkan tanımaktadırlar. ve de bu verilerden görüldüğü kadarıyla,
siyahlar ve beyazlar arasındaki sosyal ve ekonomik uçurum, siyah ve beyaz
kültürler arasında da görülmektedir. bu durum belki zenci rapçileri taklit
etmeye hevesli beyaz suburban gençleri düşününce biraz şaşırtıcı gelse de,
averaj (“sıradan” değil, “ortalama” manasında) bir beyaz aile ile averaj bir
siyah ailenin yaşantılarını gözlemleyen birisi için pek de sürpriz
olmayacaktır: beyazlar ve siyahlar farklı televizyon programlarını izlemekte,
değişik marka sigaraları tercih etmekte, ve bizim konumuz için en önemlisi, çocuklarına
birbirine hiç ama hiç benzemeyen isimler vermektedirler. beyaz ve siyah
bebeklere verilen isimlerin dökümünü görseniz sanırsınız ki beyaz amerika ve
siyah amerika iki farklı dilin konuşulduğu bambaşka iki ülke. belki de
hakikaten öyle. ne yazık...*
konumuza mevzubahis olan california doğum belgesi
verileri de, geçtiğimiz yirmibeş yıl içinde beyaz ve zenci anne babaların isim
seçimlerinde birbirlerinden ne kadar uzaklaştıklarını gözler - braille kullanan
görme özürlü dostlarımız için ise parmaklar – önüne seriyor. black power
hareketinin bizlere mirası olan bu beyaz-siyah bebek ismi uçurumu, sanırım tüm
dünyanin kolektif hafızasından silmek istediği bir dönem olan 1970’lerde (12
eylül öncesi dönem, stagflasyon, arap-israil savaşı, petrol kıtlığı, mustafa
sandal’ ın doğumu, vs..) baş göstermiş. 1970 yılında bir zenci mahallesinde
doğan siyah bir kız çocuğuna verilen ad, ortalama olarak siyahlar arasında
beyazlar arasında olduğundan iki kat daha sık rastlanan bir isim oluyormuş.
1980’e gelindiğinde, bu oran ikiden yirmiye fırlamış, yani ortalama zenci kız
çocuğunun ismi, zenciler arasında beyazlar arasında olduğundan yirmi kat daha
popülermiş. erkek çocuklarının isimlerinde de aynı trend gözlemlenmiş, fakat bu
kadar bariz değil: bunun sebebi de, hangi ırktan olursa olsunlar, ebeveynlerin
oğullarının ismi konusunda kızlarının ismine nazaran daha az maceraperest
olmaları, “shaniquaa”, “preciousness”, “phinnaeus” gibi isimlerden kaçınmaları.
günümüzde ise, california’da doğan zenci kız bebeklerin yüzde kırkından
fazlası, o yıl doğan yaklaşık yüz bin beyaz kız bebekten (yani olimpiyat
stadını doldurmaya yetecek kadar, ama üşüyebilirler, ufacık bebekler onlar) tek
bir tanesinin dahi sahip olmadığı bir isim ile başlıyorlar hayata. daha da
inanılmazı, zenci dişi bebeklerin neredeyse yüzde otuzu, o yıl doğan hiçbir
bebeğe verilmemiş, yaşıtları arasında tamamen eşsiz benzersiz, doyasıya unik
bir isim alıyorlar. unik demişken, 90’larda 228 bebeğe “unique”, birer bebeğe
ise “uneek”, “uneque”ve “uneqqe” (hey yarabbim) ismi verilmiş, bu bebeklerin de
hepsi zenciymiş.
ne tür bir ebeveyn çocuğuna böylesine belirgin bir
“zenci ismi” verir, dünyaya geldiği ilk günden çocuğunun sırtına böyle bir yük
bindirir? california doğum belgeleri bu soruya açık bir cevap veriyor: veled-i
zina tabir edilen bir çocuk dünyaya getiren, yani çocuğunun diğer ebeveyni ile
evli olmayan (iskandinavya’da bu tür doğumların tüm doğumların yüzde
altmışından fazlasına tekabül ettiğini okuduğumu hatırlıyorum, ama emin de
değilim. evlilik dışı doğumların bir tabu, toplumsal bir ayıp olmaktan çıkması,
iskandinavya’ya taşınma isteğimi bir kez daha körüklüyor.), düşük gelirli, az
eğitimli, ghetto’da yaşayan, ergenlik çağında* ve kendisi de “siyah” bir isme
sahip olan zenci bir anne. bundan da şu sonucu çıkarmak zor olmasa gerek: yeni
doğmuş çocuğuna “süper-black” diyebileceğimiz “zencilere özgü” bir isim vermek,
zenci ebeveynin cemaatine, içinden çıktığı topluluğa gönderdiği bir dayanişma
mesajı, bir tesanüt sinyali görevi görüyor: “ben de sizlerdenim, ismine bakın
ve görün ki çocuğum da sizlerden olacak. birlikten kuvvet doğar.”
“acting white” denilen ve de ghetto’da yaşıyorsanız
basınızın belaya girmesine, oreo takma ismini almanıza ve de cemaatten
dışlanmanıza sebep olacak “beyazmış gibi davranma” fenomeninin tersi,
madalyonun diğer yüzü bir anlamda. içinde yaşadıkları sosyoekonomik sınıfa,
mahallelerine ve dış dünyaya bu birlik beraberlik mesajını gönderen, kişisel
icraatin içinden programlarını yayınlayanlar sadece zenci ebeveynler değiller
elbet: beyaz anne babalar da benzer bir sinyali, aynı kuvvetle fakat aksi yönde
(“biz zenci değiliz! ghetto’da yaşamıyoruz!”) gönderiyorlar. beyaz bebeklerin
yüzde kırkından fazlası, beyazlar arasında zencilere göre en az dört kat daha
popüler isimlerle başlıyorlar hayata.
peki, “en beyaz” ve “en siyah” isimler hangileri?
kimseye pek bir faydası dokunmayacağına emin olduğum, fakat nedense bana yine
de pek hoş ve neşeli gelen bu istatistikleri de hemen paylaşayım sizlerle:
en siyah kız isimleri (harlem’de bir kadın kuaförüne
gitseniz mesela): 1. imani 2. ebony 3. shanice 4. aaliyah 5. precious 6. nia 7.
deja 8. diamond 9. asia 10. aliyah 11. jada 12. tierra 13. tiara 14. kiara 15.
jazmine 16. jasmin 17. jazmin 18. jasmine 19. alexus 20. raven
en beyaz kız isimleri (isviçre’deki bir amerikan
okulundan bir grup yatılı kız ile karşılaştınız gstaad’daki kayak pistinde): 1.
molly 2. amy 3. claire 4. emily 5. katie 6. madeline 7. katelyn 8. emma 9.
abigail 10. carly 11. jenna12. heather13. katherine14. caitlin15. kaitlin16. holly17.
allison 18. kaitlyn19. hannah 20. kathryn
en siyah erkek isimleri (diyelim ki east st.
louis’de bir köşebaşında buldunuz kendinizi, ya da nba’a girdiniz): 1. deshawn
2. deandre 3. marquis 4. darnell 5. terrell 6. malik 7. trevon 8. tyrone 9.
willie 10. dominique 11. demetrius 12. reginald 13. jamal 14. maurice 15. jalen
16. darius 17. xavier 18. terrance 19. andre 20. darryl
en beyaz erkek isimleri (new england’in aristokrat
ailelerinden birinin malikanesinin arka bahçesinde polo oynuyorsunuz belki de):
1. jake 2. connor 3. tanner 4. wyatt 5. cody 6. dustin 7. luke 8. jack 9. scott
10.logan 11. cole 12. lucas 13. bradley 14. jacob 15. garrett 16. dylan 17.
maxwell 18. hunter 19. brett 20. colin
son olarak, beyazların ve zencilerin en sık
paylaştıkları, her iki ırkta da görülebilen isimler ise söyle:
kızlar: 1. andrea 2. whitney 3. alicia 4. kendra 5.
alexandria 6. natasha 7. tiffany 8. brittany 9. amber 10. talia 11. erika 12.
brianna 13. ariel14. gabrielle 15. veronica
16. alana 17. kyra 18. ashley 19. breanna 20. erica
erkekler: 1. vincent 2. george 3. troy 4. christian
5. martin 6. çörey 7. brandon 8. eric 9. craig 10. frank 11. cameron 12. shawn
13. micah 14. gregory 15. nathaniel 16. marc 17. aaron 18. dominic 19. theodore
20. isaac
tüm bu istatistikler iyi, hoş da, başlığımıza konu
olan önermeye geri dönecek olursak bir an için, isminiz kaderimiz midir, hayat
oyunundaki başarımıza ölçülebilir herhangi bir etkisi var midir? siz sözlükte
dolanadurun, meraklı araştırmacılar ve bilim sevdalıları boş durmuyorlar:
insanların farklı isimleri ne şekilde aldıkları, adlar ve karıyer dünyasında ön
plana çıkan, aranan kişisel özellikler (zeka, hırs, iş etiği gibi) arasında
nasıl bir ilişki kurduklar konusunda harıl harıl çalışıyorlar. bu konuda sık
sık tekrarlanan oldukça basit fakat zekice bir araştırma söyle: araştırmacı,
birbirinin tıpatıp aynısı iki cv’yı (ikisi de tamamen uydurmaca tabii) olası
işverenlere gönderiyor. iki özgeçmiş arasındaki tek fark, birinin tepesinde
geleneksel olarak beyazların tercih ettiği bir isim, diğerinin tepesinde ise
fatih sultan mehmet’in tuğrası olması. baştan alıyorum, diğerinin tepesinde ise
geleneksel olarak göçmenlerin, veya zenciler ya da hispanikler gibi
azınlıkların tercih ettiği bir isim olması. yani, tamamen eşit vasıf, meziyet
ve niteliklere sahip iki (hayali) potansiyel çalışanın, işverenlerce farklı
şekilde değerlendirilip değerlendirilmediği ölçülüyor, ve görülüyor ki “beyaz”
özgeçmişler “azınlık” özgeçmişlerine nazaran daha çok ilgi görüyor, daha fazla
görüşme talebine mazhar oluyorlar. bu sonuçlar kendi başlarına da oldukça
ilginç ve heyecan verici olsalar da (ben heyecanlanıyorum okuduğumda),
isimlerin kendi başlarına ayrımcılığa yol açtığını, veya kişinin hayattaki
seçeneklerini kısıtladığını kanıtlamak için yeterli değiller, çünkü araştırma
“ozgeçmiş gönderme” aşamasının ötesine geçemiyor, tıpatıp aynı özelliklere
sahip ve iş görüşmesinde de tıpatıp aynı performansı sergileyecek insanlar
bulmak pratikte mümkün olmadığından, iş görüşmesi çağrılarına cevap
verilemiyor, araştırmanın devamı maalesef getirilemiyor.
işte bu noktada da imdadımıza california bebek
isimleri veritabanı koşuyor, bizlere regresyon analizi yaparak, diğer tüm
etkenleri sabit tutmamıza, ve kişinin isminin gelecekteki eğitimi, sağlığı,
geliri üzerindeki etkisini ölçmemize fırsat tanıyor. ve bu regresyon analizi
yapan sevgili ekonomistlerden öğreniyoruz ki, bariz bir zenci ismi taşıyan bir
kişi (imani isminde bir kadın, veya deshawn isminde bir erkek gibi), ortalama
olarak belirgin bir beyaz ismi taşıyan yaşıtlarına göre (molly adında bir kız,
ya da jake adında bir erkek) hemen her kritere göre daha kötü bir hayat sürüyorlar.
fakat – dikkat isterim – bunun sorumlusu kişinin ismi <underline> değil
</underline>. eğer iki zenci erkek çocuk, jake smith ve deshawn smith,
aynı mahallede doğup, aynı ailevi ve ekonomik şartlarda büyürlerse, birisi “en
beyaz” diğeri “en zenci” işme sahip olmalarına rağmen yetişkinliğe
eriştiklerinde hayattaki konumları da yaklaşık aynı oluyor. ama şu var ki,
oğluna “jake” ismini vermesi muhtemel olan ebeveynler, genelde oğluna “deshawn”
ismini layık görmesi muhtemel ebeveynler ile aynı mahallede yaşamıyorlar, aynı
sosyal ve ekonomik şartları paylaşmıyorlar. ve iste bu sebeple, “jake”
ismindeki çocukların aldıkları ortalama eğitim ve hayatları süresince
kazandıkları ortalama gelir, “deshawn” ismindeki çocuklardan yüksek oluyor.
deshawn’un adı hayat çizelgesinin, başarılı olma ihtimalinin bir göstergesi,
ama o hayat çizelgesinin sebebi değil kesinlikle. korelasyonun nedensellik
anlamına gelmediğinin apaçık bir örneği bu “beyaz isim – siyah isim” meselesi.
tüm bu bulgular ne kadar ilginç olsalar da,
california doğum belgelerinin bize anlattığı tek hikaye beyaz-siyah isim
ayrımının hikayesi değil. çocuklarına verdikleri isimler, ebeveynlerin
kendilerini nasıl gördüklerine, ve daha önemlisi çocuklarının gelecekleri için
ne gibi beklentileri olduğuna da ışık tutuyor aynı zamanda.
amerika birleşik devletleri’nde tercih edilen
isimlerin belli başlı birkaç kaynağı var: incil, ingilizce, almanca, italyanca
ve fransızca’dan alınmış (yani özünde latin kökenli) geleneksel isimler,
prenses, prens, kral isimleri, yer isimleri, ve nostaljik, aileden yadigar
isimler. (ülkemizde de isim kaynaklarının kuran, geleneksel türkçe, arapça ve
farsça isimler ve bir de anne babanın ümitlerini ve korkularını simgeleyen fiil
ya da sıfat formatındaki isimler olduğunu tahmin ediyorum, incelemiş olmasam
da.) daha matrağı, seçkin olduğu düşünülen, lexus, armani, baçardı, timberland
gibi markalar, çocuk ismi olarak ebeveynler tarafından gittikçe daha çok tercih
ediliyorlar. bir de tabii eğitimsel bir ümidi, bir hevesi simgeleyen isimler
var: california’da 1990’larda sekiz adet harvard (hepsi siyah), on beş adet
yale (tuhaftır ki hepsi beyaz), ve on sekiz adet princeton doğmuş (bunların da
hepsi zenci...allah allah.) “doktor” (daha doğrusu “doctor”) ismini alan bir
bebek olmamışsa da, üç “lawyer”* (hepsi siyah), dokuz “judge”* (sekizi beyaz),
üç “senator” (hepsi beyaz) ve iki adet de “president” (ikisi de siyah) doğmuş.
hepsine hayatta başarılar, isimlerini duyunca “aaaa? oooo? yaaa?” tepkileri
verecek insanlara karşı da sabır dilemek isterim bu vesileyle.
peki isimler nüfus içinde göç ediyor, bir
sosyoekonomik veya etnik gruptan diğerine geçiyorlar mı? ve eğer geçiyorlarsa,
bunun belirli bir sebebi, gözlemlenebilir bir sistemi var mı, yoksa tamamen
zeitgeist’tan kaynaklanan, modaya bağlı bir süreç mi? 1980’de beyaz kız
çocuklarına verilen en popüler on ismi, 2000 yılındakiler ile
karşılaştırdığımızda (ben karşılaştırmadım, yanlış anlaşılmasın.
karşılaştıranlardan öğrendiklerimi aktarıyorum sadece), sadece “sarah” isminin
her iki listede de yer bulduğunu görüyoruz. 1980’de listede yer almayan,
emilyler, emmalar, laurenlar, ve en tuhafi madisonlar, 2000 yılında top ten
listesine giriyorlar. yani görüyoruz ki, yeni isimler dehşet bir hızla popüler
olabiliyor, listebaşına tırmanabiliyorlar. peki ama neden?
şu yüzden: bir isim yüksek gelirli ve yüksek
eğitimli ebeveynler arasında tercih edilmesiyle birlikte, yavaş yavaş
sosyoekonomik merdivenin alt basamaklarına doğru yolculuğuna da başlıyor, ve
kısa bir süre sonra, üst sınıflardaki yurttaşlarının izinden giden, isim
benzerliğinin hayat benzerliğine dönüşmesini ümit eden fakir ve eğitimsiz anne
babalar arasında popüler oluyor. misal, 1980’lerde üst sosyoekonomik sınıflara
mensup anne babaların tercih ettiği amber, heather ve stephanie gibi isimlere
günümüzde zengin ve eğitimli ailelerin çocuklarında değil, ancak “öteki
amerika”’nin fakir çocuklarında rastlanıyor; 1980’lerde bu isimleri alan her
aristokrat kız çocuğu için, on yıl içersinde beş tane varoş kızı hayata bu
isimlerle başlıyor.
yani amerikalı anne babalar çocuklarına isim seçme
vakti geldiğinde hollywood’a, meşhur sporcu veya şarkıcı isimlerine
yönelmiyorlar (günümüzde amerika’da britney, brittani, brittany, brittanie, ve
brittni’lerden geçilmiyorsa da, britney spears’in şöhreti değil bunun sebebi.
hamile ilahımız britney spears bu akımın öncüsü değil, sadece semptomlarından
bir tanesi, ve “britney” ismi de hayata “zengin” ismi olarak başlayıp
sosyoekonomik gösterge kaydırağından kayarak “fakir” ismine dönüşmüş isimlere
bir örnek). daha ziyade tanıdıkları zengin ailelere, birkaç blok ötede oturan
ve kendilerine nazaran daha büyük bir ev ve daha pahalı bir arabaya sahip olan
komşularına bakıyorlar. her ne kadar ebeveynler genelde çocuklarına isim
koyarken kendilerine fazla yakın birisinin – mesela bir aile ferdinin veya
yakın dostlarının – isimlerini kullanmaktan imtina etseler de, çoğu bilerek
veya bilmeyerek “başarı” tınısı taşıyan isimlere yöneliyorlar. fakat başarı
tınısı taşıyan, seçkin, high end isimler toplumun tüm kesimlerince kabul görüp
kullanılmaya başlanınca, yüksek sosyoekonomik sınıflardaki yeni ebeveynler bu
isimleri kullanmamaya başlıyorlar, ve kalburüstü kesimlerce terk edilen bu
isimler gözden düşüyor, in olmaktan çıkıyorlar. gün geliyor, daha birkaç yıl
önce bir seçkinlik göstergesi olan adlar öylesine sıradan, öylesine alelade
olarak algılanıyorlar ki, alt sınıflar dahi bu isimleri kullanmak istemiyor, en
son ve en yeni “elit” isimlerin peşine düşüyorlar. an itibariyle amerika’da alt
ve üst sınıflarda en revaçta olan isimleri merak ediyorsanız eğer, listemiz
söyle:
üst sosyoekonomik sınıfların tercih ettiği beyaz kız
isimleri: 1. alexandra
2. lauren 3. katherine 4. madison 5. rachel
alt sosyoekonomik sınıfların tercih ettiği beyaz kız
isimleri: 1. amber 2. heather
3. kayla 4. stephanie 5. alyssa
üst sosyoekonomik sınıfların tercih ettiği beyaz
erkek isimleri: 1. benjamin 2. samuel
3. jonathan 4. alexander 5. andrew
alt sosyoekonomik sınıfların tercih ettiği beyaz
erkek isimleri: 1. cody 2. brandon
3. anthony 4. justin 5. robert
birkaç sene önce kızlarına amber ya da heather
ismini veren aileler, şimdi onlara alexandra veya katherine isimlerini layık
görüyorlar (aynı kızlara değil tabii, yeni doğan çocuklarına). justin ve
brandon’ı* tercih eden aileler, şimdi alexander veya benjamin’e meyilliler.
fakat yukarıda bahsettiğim araştırmaların sonuçları bize şunu haber veriyor:
alexandra, katherine, madison ve rachel isimleri de alamet-i farikalarını uzun
süre koruyamayacaklar. peki, bir sonraki “in” isimler nereden gelecekler?
eğitim ile gelir ve sosyoekonomik sınıf arasındaki güçlü korelasyonu göz önünde
bulundurursak, bugünün yüksek eğitimli ailelerince tercih edilen isimlerin,
yarının seçkin, tercih edilen isimleri olmaları, benim bu entryi haddinden fazla
uzatmış olmam kadar olası gözüküyor. gelin bu isimlere de bir göz atalım
hızlıca:
yüksek eğitimli beyaz ailelerin kızlarına verdikleri
isimler (parantez içindeki sayı, ebeveynlerin ortalama eğitim süreleridir): 1.
lucienne (16.60) 2. marie-claire (16.50)
3. glynnis (16.40) 4. adair (16.36) 5. meira (16.27)
yüksek eğitimli beyaz ailelerin oğullarına
verdikleri isimler: 1. dov (16.50) 2. akiva (16.42) 3. sander (16.29) 4.
yannick (16.20) 5. sacha (16.18)
işte bu isimler, şu an ne kadar ihtimal dışı görünürse
görünsün, beş on yıl sonrasının yaygın, trendy isimleri olmaya adaylar. yannick
veya lucienne her ne kadar popülerleşmesi zor, niche isimler gibi gözükseler
de, takdir edersiniz ki on yıl önce hiç kimsenin çocuğuna takmayı aklının
ucundan dahi geçirmediği fakat günümüzde amerika’yi kasıp kavuran “madison”
isminden çok da gülünç veya tuhaf değiller. ben yine de aziz kedi’nin sözünü
dinleyip, kızım olursa “kuş”, oğlum olursa “dirsek” koyacağım ismini (eşimin bu
seçenekleri kabul etmemesi durumunda alternatifler kız: stomach erkek: merlin).
malumu ilam, ve hatta banaliz olacak ama, anne
babalar çocuklarına isim seçerlerken, elbet birçok farklı etken, amç ve güdü
birbiriyle etkileşime giriyor, nihai kararı tüm etkenlerin füzyonu belirliyor.
her ebeveynin “üst sınıf”ların gözdesi olan isimleri tercih ettiğini, başarılı
insanların isimlerini çocuklarına vererek kaderlerini yönlendirmeye
çalıştıklarını iddia etmek de elbet yersiz ve abartılı olur. fakat tüm anne
babalar isim seçimleri ile bir şeyler anlatmaya, dünyaya belirli bir mesaj
vermeye çalışıyorlar, ve tüm araştırmalardan anlaşılan o ki, bu anne babaların
ezici bir çoğunluğu da, isim seçimlerinde çocuklarının gelecekte ne kadar
başarılı olacakları konusundaki ümit ve beklentilerine dayanarak hareket ediyorlar.
ismin kendisi çocuklarının geleceğini belirlemiyor, kaderini çizmiyor, nomen
est omen diyemeyiz kısacası, fakat anne babalar en azından çocuklarına
doğdukları andan itibaren ellerinden gelen her yardımı yaptıkları, her avantajı
sağlamaya çalıştıkları, ebeveynlık görevlerini çocuklarının doğumundan itibaren
ellerinden geldiğince yerine getirmeye çalıştıklarının bilinciyle huzurla
dolabilir, geceleri rahat bir uyku uyuyabilirler (ismini özenle seçtikleri yeni
doğmuş bebekleri avaz avaz ağlamayı bırakırsa tabii..)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder