binanın resmi
olarak "beyaz saray" adını alması theodore roosevelt'in resmi
yazışmalarını yaptığı antetli kağıdın tepesine "white house"
yazdırmaya başladığı 1902 yılına tekabül etse de, amerika birleşik devletleri
başkanı'nın yaşadığı ve çalıştığı yapıya "beyaz saray" denilmesi daha
eskilere - hatta binanın beyaza boyanmasından bile gerilere - dayanıyor.
beyaz saray’
ın ilk inşaatı sırasında ham madde olarak "virginia gray freestone"
adı verilen, ve virginia'dan ithal gri bir taş kullanılmış, ve 1812 savaşı'nda
ingilizler yıkıp yağmalamadan önce bu bina 14 yıl boyunca griymiş. ve yapının
ilk planları çizildiğinde, ilk tasarımları yapıldığında, kendisine kısaca
"the palace" (saray) deniliyormuş. ismi önce “the president’s palace”
(başkan’ın sarayı) olarak anılırken, daha sonra “saray” sözcüğünün monarşik
çağrışımları sebebiyle “executive mansion” (idari konak ya da yönetimsel
malikane) olarak değiştirilmiş. fakat kimsenin çözemediği sebeplerle, 1810
yılından itibaren halk arasında bu binaya "white house", yanı
"beyaz saray" denilmeye başlanmış. 1812 savaşı 1814 yılında bittikten
sonra (savaşa isim takanların matematiği biraz zayıf imiş) (bkz: treaty of
ghent), bina onarılmış, ve de yangın sırasında oluşan islerin üstünü kapatmak
için beyaza boyanmış. en başta dediğim gibi (unutanlar için tekrarlayalım),
1902 yılında da resmi olarak "beyaz saray" ismini almış. (malumu ilam
oluyor yine, fakat "white house"'un doğru tercümesi aslında
"beyaz ev", niçin "beyaz saray" diyoruz, asla
anlayamamışımdır. osmanlı'dan kalma bir gelenek olsa gerek, belki biraz da
ihtişam merakı.) nasıl olmuş da halk 1810'dan itibaren bu binaya "white
house" demeye başlamış, 4 yıl sonra yakılıp yıkılacağı ve onarıldığında
beyaza boyanacağı insanlara malum mu olmuş, bu da benim çözemediğim bir muamma.
bu arada
ikametgah senedi'ni washington dc muhtarlığından alan ve de "1600
pennsylvania avenue'de otururum muhtarım" diyen ilk başkan john adams idi,
1800 yılında beyaz saray'a taşınmıştı.
beyaz
saray'ın - günlük turistik turlar haricinde - asla ayak basamayacağınız,
delicesine korunan bir bina, adeta bir kaleye dönüşmesi nispeten yeni bir
gelişme. warren g harding'in başkan olduğu yıllarda bile (1921-23 yılları
olduğunu bilmemeniz doğal, o yıllarda biz de ülkece biraz meşgulduk malum)
halkın beyaz saray'ın bahçesinde piknik yapmasına izin verilirmiş. hatta, beyaz
saray'ın ön kapısının zilini çaldığınız vakit, kapıyı bazen başkanın ta kendisi
açarmış. o yıllarda az mı zili çalıp kaçmıştık, bahçedeki yaşlı meşenin
arkasına saklanıp zavallı harding'in kapıyı açmasını, şaşkın şaşkın etrafa
bakmasını seyretmiştik. geçmiş zaman olur ki...
mazide daha
da gerilere uzanacak olursak, 1842 yılında başkan john tyler’in daveti üzerine
bayramlık elbiselerini kuşanıp beyaz saray’a icab eden charles dickens, kapıda
kendisini kimsenin karşılamaması üzerine, sakin sakin kapıyı açmış, ve de içeri
girivermiş. kendi kendine 5-10 dakika beyaz saray’da dolaştıktan, odalara girip
çıktıktan sonra, en nihayet odaların birinde başkan’ın birkaç yardımcısını
bulmaya muvaffak olmuş. koyu bir muhabbete dalmış olan başkan yaverlerinin
gayet laubali bir şekilde tütün çiğneyip beyaz saray’ın yerlerine tükürdüğünü
hayret ve dehşetle gözlemleyen dickens’in ağzından çıkan ilk söz “başkan’ın
daveti üzerine buradayım” veya “merhaba gençler, nasılsınız, ne
konuşuyorsunuz?” değil, “umarım salyalarınızı, balgamlarınızı temizleyen
zavallı hizmetçilere yüksek bir maaş ödeniyordur” olmuş. sosyal bilinci
gelişmiş bir yazar idi dickens, bu tür haksızlıklara hiç tahammül edemezdi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder