her ne kadar
bu meselelere eğilen pek çok teorisyen writers block’ın bir zihinsel hastalık,
varlığı nesnel olarak kanıtlanmış bir olgu olduğunu iddia etse de, “psikolojik
bozukluk” olarak nitelendiren pek çok kavram gibi, writers block’a da her
kültürde ve her devirde rastlanmıyor. ondokuzuncu yüzyıldan önce böyle bir
kavram olmadığı gibi, avrupa’da hala yazarların çoğunluğu writers block’tan
bihaber. mesela fransızca ve almanca’da writers block terimini karşılayan bir
sözcük veya deyiş mevcut değil. writers block’in doğum yeri olan ingiltere’de
bile pek çok çağdaş yazar bu kavrama burun kıvırıyorlar. a clockwork orange
kitabından hatırlayabileceğiniz anthony burgess “valla ben bu amerikalıların
writers block geyiğini anlayamıyorum. görebildiğim kadarıyla ingiliz yazarlar
gibi geçinmek için sürekli yazmak zorunda olmadıklarından (amerika’daki
üniversitelerin sağladıkları olanaklar, ve de grant sistemi sayesinde),
eleştirmenlerin yeni eserlerini bir önceki kadar beğenmeyecekleri endişesi ve
korkusuyla uzun süre yazmamayı tercih ediyorlar, böyle bir seçimi yapabilme
lüksüne sahipler.” hakikaten de writers block fikrinin özünde (özellikle de
günümüzdeki amerikan versiyonunda) bir gösteriş merakı, birkendini beğenmişlik
var, “ben aslında ne romanlar, ne hikayeler döktürebilirim, içimde öyle bir
potansiyel var, ama kahretsin ki şu uğursuz writer’s block engel oluyor sizleri
kelimelerimle büyülememe.” gibisinden.
öte yandan,
bazı yazarların kendi istekleri dışında yazmayı bıraktıkları, ne kadar
uğraşsalar da yazamadıkları bir gerçek. bunun en sık rastlanan sebebi, yazarın
son eserinin müthiş beğenilmesi, yazarın eşi benzeri görülmemiş bir dahi,
eserinin ise ikinci bir hamlet muamelesi görmesi oluyor. mesela the new yorker
dergisinin koridorlarında hala anlatılagelen bir hikaye vardır, taa 1960’lardan
kalma: 1938 yılında joseph mitchell isimli bir yazar, “kadrolu yazar” olarak
the new yorker dergisine katılır. 26 yıl boyunca birbirinden başarılı
birbirinden güzel denemeler, makaleler yazar, küçük bir hayran kitlesi edinir,
ve etliye sütlüye karışmadan sakın bir hayat sürdürür. taa ki 1964’te “joe
gould’s secret” adını verdiği ve de writer’s block’tan muzdarip bir yazarın
hikayesini anlattığı yazısı yayımlanana kadar. bu yazı öyle sükse yapar,
kendisine öyle bir şöhret getirir ki, joseph mitchell bundan sonra tek kelime
bile yazamaz. meşhur edebiyat eleştirmeni çalvin trillin’in anlattığı bir
efsaneye göre, joseph mitchell her zamanki gibi masasında bir deneme yazarken,
“joe gould’s secret”’ı okuyan bir edebiyat profesörünün kendisini “ingilizce
deklaratif* cümlenin en büyük ustası” ilan ettiğini duymuş, ve aniden yazmayı
bırakmıştır. bu efsanenin gerçek olup olmadığı bilinmiyor, fakat bilinen şu ki,
o günden sonra joseph mitchell 1996 yılında vefat edene dek – tam 32 yıl
boyunca – her gün the new yorker’daki ofisine gelir, daktilonun başına oturur,
ve günün sonunda hiçbir şey yazmadan evine geri döner. kendisine şan ve şöhret
getiren, adını dünyaya duyuran makalesi, aynı zamanda yayımlanan son yazısı
olacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder