12 Aralık 2015 Cumartesi

Writer's block

her ne kadar bu meselelere eğilen pek çok teorisyen writers block’ın bir zihinsel hastalık, varlığı nesnel olarak kanıtlanmış bir olgu olduğunu iddia etse de, “psikolojik bozukluk” olarak nitelendiren pek çok kavram gibi, writers block’a da her kültürde ve her devirde rastlanmıyor. ondokuzuncu yüzyıldan önce böyle bir kavram olmadığı gibi, avrupa’da hala yazarların çoğunluğu writers block’tan bihaber. mesela fransızca ve almanca’da writers block terimini karşılayan bir sözcük veya deyiş mevcut değil. writers block’in doğum yeri olan ingiltere’de bile pek çok çağdaş yazar bu kavrama burun kıvırıyorlar. a clockwork orange kitabından hatırlayabileceğiniz anthony burgess “valla ben bu amerikalıların writers block geyiğini anlayamıyorum. görebildiğim kadarıyla ingiliz yazarlar gibi geçinmek için sürekli yazmak zorunda olmadıklarından (amerika’daki üniversitelerin sağladıkları olanaklar, ve de grant sistemi sayesinde), eleştirmenlerin yeni eserlerini bir önceki kadar beğenmeyecekleri endişesi ve korkusuyla uzun süre yazmamayı tercih ediyorlar, böyle bir seçimi yapabilme lüksüne sahipler.” hakikaten de writers block fikrinin özünde (özellikle de günümüzdeki amerikan versiyonunda) bir gösteriş merakı, birkendini beğenmişlik var, “ben aslında ne romanlar, ne hikayeler döktürebilirim, içimde öyle bir potansiyel var, ama kahretsin ki şu uğursuz writer’s block engel oluyor sizleri kelimelerimle büyülememe.” gibisinden.


öte yandan, bazı yazarların kendi istekleri dışında yazmayı bıraktıkları, ne kadar uğraşsalar da yazamadıkları bir gerçek. bunun en sık rastlanan sebebi, yazarın son eserinin müthiş beğenilmesi, yazarın eşi benzeri görülmemiş bir dahi, eserinin ise ikinci bir hamlet muamelesi görmesi oluyor. mesela the new yorker dergisinin koridorlarında hala anlatılagelen bir hikaye vardır, taa 1960’lardan kalma: 1938 yılında joseph mitchell isimli bir yazar, “kadrolu yazar” olarak the new yorker dergisine katılır. 26 yıl boyunca birbirinden başarılı birbirinden güzel denemeler, makaleler yazar, küçük bir hayran kitlesi edinir, ve etliye sütlüye karışmadan sakın bir hayat sürdürür. taa ki 1964’te “joe gould’s secret” adını verdiği ve de writer’s block’tan muzdarip bir yazarın hikayesini anlattığı yazısı yayımlanana kadar. bu yazı öyle sükse yapar, kendisine öyle bir şöhret getirir ki, joseph mitchell bundan sonra tek kelime bile yazamaz. meşhur edebiyat eleştirmeni çalvin trillin’in anlattığı bir efsaneye göre, joseph mitchell her zamanki gibi masasında bir deneme yazarken, “joe gould’s secret”’ı okuyan bir edebiyat profesörünün kendisini “ingilizce deklaratif* cümlenin en büyük ustası” ilan ettiğini duymuş, ve aniden yazmayı bırakmıştır. bu efsanenin gerçek olup olmadığı bilinmiyor, fakat bilinen şu ki, o günden sonra joseph mitchell 1996 yılında vefat edene dek – tam 32 yıl boyunca – her gün the new yorker’daki ofisine gelir, daktilonun başına oturur, ve günün sonunda hiçbir şey yazmadan evine geri döner. kendisine şan ve şöhret getiren, adını dünyaya duyuran makalesi, aynı zamanda yayımlanan son yazısı olacaktır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder