çanakkale savaşı boyunca türk askerlerine yaka
silktirmiş, türk ve alman subaylara ilallah dedirtmiş, anzak kuvvetleri
arasında ise bir efsaneye dönüşmüş psikopat keskin nişancıdır.* 1943 yılında -
karışının evi terketmesinin ardından - artık kendine bakamadığı için açlıktan
(ve meteliksiz) ölmesi ise, bakış acınıza bağlı olarak, ya "isabet olmuş,
gebersin pis katil" ya da "ülkesine bu kadar hizmet etmiş adamın
layık olduğu son bu mudur?" diye düşündürebilir insani. pek sıradışı, daha
açık konuşmak gerekirse, hasta ruhlu bir adamdı er william edward sing
(arkadaşları "billy" derlerdi ona.) kızım olsa billy sing gibi bir
adamla evlenmesine razı olmazdım açıkçası. öte yandan pusuya yatarak oyun
oynarmışçasına bir keyifle 200'den fazla can alabilecek (hepsi gelibolu'da
değil, anlatacağım) ve de bundan en ufak bir vicdan sızısı hissetmeyecek bir
insanın da normal ve dengeli olmasını beklemek saflık olurdu herhalde.
uzatmadan geçelim er sing'in oldukça tuhaf hayat hikayesine, korkunç
icraatlarına, ve (bana göre) yine de hüzünlü sonuna.
avustralya'nin kuzey queensland bölgesinde doğup
büyüyen billy, daha birinci dünya savaşı patlak vermeden önce bile çevresinde
keskin bir nişancı olarak nam salmış, kasabasında başarılı bir kanguru avcısı
(gülmeyin, gerçek bunlar) olarak haklı bir şöhrete kavuşmuştu. gavrilo
princip'in arşidük franz ferdinand'a düzenlediği suikast sonucu birinci dünya
savaşı çıkınca (tarihe at gözlükleriyle bakarım ben, hepsi princip'in sucu,
ikinci dünya savaşı dahil), 28 yaşındaki billy sing de vatanperver bir
avustralyalı olarak proserpine tüfek klübü'ndeki öğle yemeğini bitirir bitirmez
(soslu tavuk, çoban salatası, kımız) gidip gönüllü olarak orduya yazıldı, ve de
ingiltere'de eğitim, mısır'da hazırlık, tatbikat, vs. derken 2 şaban 1333 günü
(15 haziran 1915 yani, ama daha o zamanlar miladi takvime geçmemiştik ki,
anakronik olmak istemedim) sonunda gelibolu'ya ayak bastı ve de bağlı oldu
beşinci hafif süvari alayı'na katıldı. ertesi günden itibaren de gözcüsü ion
"jack" idriess ( billy sing'in kuzey queensland'den hemşerisi de
olurdu) ile beraber türk askerlerine gelibolu'yu dar etmeye başladı, elinden
geldiğince.
er sing ve er idriess şafak ağarmadan o gün için
önceden seçtikleri noktaya yerleşir, bütün gün değiştirmeyecekleri
pozisyonlarını alır, ve de günün sonunda her yeri zifiri karanlık kaplayıncaya
kadar da kesinlikle oldukları noktadan kımıldamazlardı (mecburiyetten kaçışmak
zorunda kaldıkları birkaç seferi saymazsak elbet), bu sayede de yerlerini belli
edebilecek hiçbir hareketlilik olmamasını sağlarlardı. inanılmaz bir sabırla
saatlerce sessiz ve de hareketsiz bekleyebilmesi, aynı anda hem mışıl mışıl
uyuyormuşçasına sakin, hem de avını gözüne kestirmiş bir şahin kadar dikkatli
olabilmesi, etkileyici özellikler olsa da, er sing'i diğer başarılı keskin
nişancılardan ayıran bunlar değildi. keskin göz, sabır, soğukkanlılık, bunlar
tüm keskin nişancılarda bulunan, en azından bulunması gereken, vasıflardı
zaten. şöhretinin gelibolu'yu, doğu cephesini, hatta avustralya sahillerini
aşıp, ingiltere ve amerika'ya ulaşmasına sebep olan ise, işine olağandışı derecede
bağlı olması ve de tavşan avlar gibi insan katletmekten sapıkça bir zevk alması
idi (tavşanseverlerden de özür dilerim bu arada, onları aşağılamak
istememiştim.)
bir keresinde birliğinin komutanı binbaşı midgely
tarafından kendisine "yav billy, doğruyu söyle, böyle soğukkanlılıkla adam
öldürmek nasıl bir his?" diye sorulduğunda, "valla, bu paryaları, bu
aşağılık yaratıkları [türk askerlerinden bahsediyor] öldürmek uykumun kaçmasına
sebep olmuyor komutanım." şeklinde cevap vermiştir. er sing'in tek başına
kaç subayı (12) kaç askeri (180+) şehit ettiğini, anadolu'nun her köşesinde kaç
anayı ağlattığını düşünmek, benim uykularımın kaçmasına yetiyor açıkçası.
beklediklerinden çok daha dirençli ve azimli bir
düşmanla karşılaşmanın şaşkınlığını ve paniğini yaşayan anzak kuvvetlerine
moral depolamak amacıyla da olsa gerek, çanakkale savaşı boyunca er sing'in
günlük başarıları askerler arasında ağızdan ağıza yayıldı, her geçen gün keskin
nişancı sing'in efsanesi biraz daha büyüdü, ve sonunda er sing'in adı "gelibolu
katili"'ne("the assassin of gallipoli") çıktı, ki bence gayet
uygun bir takma isimdir. rüzgar sebebiyle hedef aldığı adamı değil, yanındaki
askeri öldürdüğünde yanındaki generale dönüp gülümseyerek "bunu saymam,
ona ateş etmiyordum." diyebilen bir adama başka ne isim takılabilirdi ki?
öylesine hissiz/ öylesine kafayı sıyırmış bir insandı ki er sing, er
günlüklerinden öğrendiğimize göre bir defasında bir türk subay ve birkaç asker
gördüğünde, önce subayı dizinden vurmuş, sonra önün başına toplanan diğer
askerleri teker teker ve ivedilikle başlarından vurmuş, onlar bitince de
yerdeki subayı götürmüştü.
sing'in bu derece başarılı bir keskin nişancı
olmasında kendi yeteneklerinin yanısıra, asker eksikliği yüzünden cepheye
sürülen darülfünunlu türk askerlerinin toyluğu ve tecrübesizliği de önemli bir
etkendi elbet. sinirlerine hakim olamadıkları için bir an siperden kafalarını
kaldırıp anzak siperlerine gözatan erler, yanlarda bekleyen sniperlar
tarafından avlanırlardı. gelibolu katili'nin gözcüsü idriess(yukarıda
tanışmıştık kendisiyle) daha sonra anılarında gelibolu'daki sniper'ın dünyasını
"bir sürü fare deliği olan bir duvarı seyreden kedi" şeklinde
tanımlamıştı. "fareler ne kadar dikkatli davranırlarsa davransınlar, o
kadar çok delik vardı ki, eninde sonunda düşecekleri bir anlık hata ölümleri
oluyordu."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder