nereden başlasam? en iyisi başından başlamak. ama
her şey sırayla değil. bu entry daha çok filmin başı ve sonu hakkında.
christof: "bize uyduruk duygular yaşatmaya
çalışan oyunculardan bıktık...yaşadığı dünya bazı açılardan düzmece de olsa
truman'ın kendisinde sahtelik yok.".
christof daha baştan truman'ın neden true man
(gerçek insan) olduğunu söylüyor. truman filmin sonunda, yaşadığı sahte
dünyadan kurtulduğu için true man değil. truman aslında bir dizide oynamasına
rağmen oyuncu olduğunun farkında değil. truman duygularını gerçekten o anda
hissettiği şekilde gösteriyor. truman'ı true man yapan bu.
meryl (show'da truman'ın karısı): "benim için
özel hayatımla herkesin önünde yaşadığım hayatım arasında bir fark yok. truman
show benim hayatım.".
marlon (truman'ın en iyi arkadaşı): "hepsi
gerçek. hepsi ekranda görüldüğü gibi. bu show'da gördüğün hiçbir şey sahte
değil. sadece kontrol altında.".
film maalesef meryl'in ve marlon'un psikolojilerini
araştırmıyor. filmin ortasına doğru meryl'in zor durumda kaldığını ve bundan
korktuğunu görüyoruz ama bu sadece o anla ilgili bir durum. meryl çok genç bir
yaşta bileğinin burkulduğu bahanesiyle truman'ın üstüne düşüyor ve
tanışıyorlar. kız sonra truman'la evleniyor. filmin başlarında çocuk için
truman'a baskı yapıyor. yani bu kız 18 yaşında bütün hayatını canlı yayında
yaşamayı, sahte bir hayat yaşadığını bilmeyen biriyle evlenmeyi, bu evliliği de
kameralar önüne yaşamayı, ayrıca bir de çocuk yapmayı kabul ediyor. bu bile
başlı başına bir roman konusu olabilir.
marlon'un durumu da ilginç. filmin ortalarında
truman'la iskelede bira içip konuşurlarken, marlon ve truman'ın yedi yaşından beri
birbirlerini tanıdığını öğreniyoruz. marlon o yaştan bu yana truman'ın nasıl
sahte bir dünyada yaşadığının farkında, ve buna rağmen truman'ın en iyi
arkadaşı olarak kalmayı becerebiliyor. filmin en başında söylediklerine bakacak
olursak marlon'un gerçeklik algısı truman'ınkinden de daha kötü durumda olmalı.
christof'un en baştaki repliklerinden ve truman'ı
aynanın arkasından seyrettikten sonra ekranda "starring truman
burbank", kısa bir ara, "as himself" yazılarını görüyoruz.
burada benim beklediğim starring jim carrey as truman burbank. filmin bazı
yerlerinde buna benzer ufak detaylar ve bazı kamera hareketleri, filmle şov
arasındaki ayrımı ortadan kaldırıyor.
açılıştan sonra truman'ın hayatından ve yaşadığı
dünyadan kesitler görüyoruz. seyredenleri paranoyaya iten, tüketimciliği (bu
nasıl bir kelime) eleştiren, insanın dünyayı görme isteğini anlatan, truman'ın
hayatının nasıl satıldığını gösteren, truman'ın hayalindeki kıza ulaşma
çabasını gösteren sahneler burada.
paranoyayı tetikleyen en önemli sahne truman'ın
gizlice dergiden kadın suratlarını kopardığı sahne. truman'ın dergiyi karısı
için aldığını iddia etmesi, yırtılma sesi duyulmasın diye hapşırma numarası
yapması, dergiyi gizlemesi, vs hep boşuna. yaptığı her şey seyrediliyor (06:40,
zamanlar yaklaşıktır).
truman'ın motora binme sahnesi jim carrey'nin ben
oyuncuyum arkadaş diye yumruğunu masaya vurduğu sahne. jim carrey bir insanın
korkusunu, rahatsızlığını müthiş bir şekilde bize gösteriyor (08:00).
truman'ın marlon'la içten konuştuğu ilk sahnede
aklıma gelen şuydu: içimi döktüğüm bir insanın bana her zaman ihanet ediyor
olduğunu öğrenmek nasıl bir duygu olurdu? ayrıca marlon (veya herhangi bir
insan) nasıl böyle bir işin altından kalkabilir? (10:30). filmle alakasız
olacak ama, buna benzer bir konu wiseguy dizisinde de işlenmişti. terranova
karakteri doğru bir iş yaptığına inanmasına rağmen işi gereği arkadaş olduğu
adama ihanet etmenin sıkıntısını hissediyordu. marlon'un da bu sıkıntıdan
kurtulmak için kullandığı bir bahanesi olmalı. veya marlon truman'ı hiçbir
şekilde gerçek bir insan olarak görmüyor. andrew niccol'u görürsem sorarım.
truman dünyayı görmek istiyor. buradaki soru şu, sen
de arada sırada herşeyi bırakıp dünyada ne var ne yok görmek istemez misin? sen
de kendini truman gibi hapsedilmiş hissetmiyor musun? borçların, ipoteklerin
seni istediğin şeyleri yapmaktan alıkoymuyor mu? (13:00)
aralarda truman'ın işe giderken karşılaştığı
ikizlerin (biri on santim uzun) truman'ı reklam panosunun önüne itmesi,
meryl'in ürün tanıtımı yapması, vs var. belki benim o kadar ilginç bulmadığım
şeyler başkasının ilgisini çekiyordur. benim için bir sonraki önemli adım
truman'ın gençliğinde lauren(sylvia)'i görmesi, ama araya meryl'in girmesi.
buralarda film geçmişe dönüyor, sahne yedi dakika kadar sürüyor, ve bu arada
truman kütüphanede lauren'le tanışmayı beceriyor. kumsalda lauren truman'a
aslında adının sylvia olduğunu ve truman'ın hayatının sahte olduğunu söylüyor,
ama lauren'in babası olduğunu iddia eden biri araya giriyor ve sylvia'yı
götürüyor (20:00'den itibaren).
burada araya gireceğim. truman zaten etrafındaki
dünyanın tuhaflıklarını farketmeye başlıyor. sylvia karakteri aslında tamamen
gereksiz bir karakter değil, herşeyden önce truman için merak uyandıran bir
hedef, ve truman'ın bir kadına ilgi duyan erkek yönünü gösteriyor. truman'ın
karısına ilgi göstermediğine dikkat edelim. filmin değinmediği konulardan biri
de truman'ın ve karısının cinsel hayatları. film bu konuya iki yerde şöyle bir
dokunuyor. iki güvenlik görevlisi şovun hiçbirşey göstermediğini konuşuyor.
ayrıca bir noktada truman meryl'e neden benimle evlisin, bana katlanamıyorsun
diyor. truman ısrarla çocuk yapmak istemiyor. tabii bunlar hikayenin içine
girse bu filmi jim carrey komedisi olarak satmak imkansız hale gelirdi. sylvia
ilerde hem christof'un görüşlerini seyirciye (bize) açıklaması için bir bahane
yaratacak, hem de filme romantik element olarak katılıp hikayenin ağır
kısımlarını biraz törpüleyecek. yine de sanki sylvia'nın truman'a her şeyin
sahte olduğunu söylediği sahne olmasaymış daha iyi olurmuş gibi. filme dönelim.
bu sahneden hemen sonra truman'ın hayatının tv
haricinde de satıldığını öğreniyoruz. sylvia truman'a ne olduğunu söylediği
anda bar çalışanlarından birinin yorumu: "zaten bunu en iyilerde
görmüştük" ("we already got that on the greatest hits tape")
(27:00).
buradan sonra truman gittikçe daha çok etrafındaki
olayların farkına varmaya başlıyor, ancak hala herkesin ve herşeyin oyunun bir
parçası olduğunu anlayamıyor. uçak bileti satın almayı ve otobüsle chicago'ya
gitmeyi başaramadıktan sonra arabayla kaçış sahnesi geliyor. bütün bunların
sonunda truman'ın sinirleri iyice bozuluyor, ve bu olaylar meryl'in truman'ı
terketmesiyle sonuçlanıyor.
bundan sonraki sahnede truman'ın marlon'la konuşması
var (53:20) ve film bu andan itibaren başka bir evreye geçiyor. bu diyalogda
kısa bir kesim var. truman "bu farklı, herkes bunun bir parçası gibi"
derken birden marlon'un da bunun bir parçası olabileceği fikri aklında
beliriyor (54:00). bu sahneyi seyreden bizlere de helal olsun jim carrey demek
düşüyor. marlon'un yedi yaşından beri birbirimizin en iyi arkadaşıyız dediği
yer de burası. ve bu diyaloğun sonuna doğru biz de christof'u tekrar görüyoruz.
marlon'un bütün söyledikleri aslında christof'un yazdığı repliklermiş.
"sana yalan söylemek yapacağım en son iştir" marlon bunu söylerken
gerçekten duygulanıyor. üçüncü baskı olacak ama marlon gerçekten incelemeye
değer bir vaka. "eğer herkes bunu bir parçasıysa, ben de bunun bir parçası
olmalıyım" en iyi yalan en göz önünde olan yalandır.
ve truman babasıyla buluşuyor. marlon: "onu
buldum truman". iyi de nasıl? marlon'un ne gibi imkanları var ki truman'ın
yıllardır kayıp olan babasını bulabilsin? yazar seyirciyle (bizimle) açıkça
dalga geçiyor sayın okuyucu. galiba 1930'larda çekilen bir filmle ilgili bir
anektot buna benzer bir şey anlatıyor. senaryoda karakter koltuğun altından bir
balta çıkarıyor. senaryoyu okuyan yönetmen (veya yapımcı) seyircinin baltanın
orda olduğunu nasıl bildiğini soruyor. cevap: aktör baltayı aldığına göre orda
bir balta olmalı. bunu nerede okuduğumu imkan yok bulamam. sinema-tv okuyan
arkadaşlar bunu biliyorlarsa ve zahmet edip bir mesaj atarlarsa ben de burayı
editlerim.
evet, ve truman babasıyla buluşuyor (57:00). iki
dakika süren bu sahneyi hakkını vererek anlatmanın imkanı yok. televizyonda
seyredilen duyguların bütün sahteliği, ortamın nasıl yaratıldığı burada. bir
yanda truman, öldüğüne inandığı babasıyla yıllar sonra tekrar bir araya
geliyor. diğer yanda rejide (stüdyonun yönetildiği odaya reji odası deniyor
değil mi?) bütün bu atmosfer sahte olarak yaratılıyor: "sis o kadar
kuvvetli olmasın", "üç numaralı düğme kamerasına geç",
"geniş açı", "yakın çekime alayım mı? hayır hayır", ve
tabii ki sahnenin en mükemmel anı "müzik yavaşça yükselsin" ve orda
gerçekten canlı müzik yapan birisi var! (tabii ki müzik stüdyo için yapılmıyor,
tv için yapılıyor. yani christof hem canlı sahneyi hem de tv yayınını
yönetiyor). "şimdi yakın çekime geç", ed harris'in halleri, truman
"baba" dediğinde christof'un ve bütün stüdyonun zafer kazanmışçasına
sevinmesi, stüdyoda kucaklaşmalar, "işte televizyonculuk bu" (that
was great television), christof odadan çıkarken kapıdaki görevlilerin hayran
halleri (ve onu seviyoruz ve koruyoruz tişörtleri)... bu sahne satirin ne
olduğuna en iyi örnektir. truman'ın duygularının gerçek olması sahneyi daha da
vurucu yapıyor. sahnenin sonunda sylvia'nın suratı ise bambaşka bir hikaye,
bütün bu yalanların iğrençliğini çok iyi anlatıyor.
araya bir kılçık atalım. türk sinema tarihini
bildiğim yok. benim gördüğüm bu derece satire en çok yaklaşan sahne, aşk
filmlerinin unutulmaz yönetmeni filminde bu sana benim değil halkımın tokatıdır
sahnesi. ben siyasal içerikli filmler çeksem ve filmlerimde böyle bir replik
kullansam, bu sahneyi gördüğümde sinirimden ve utancımdan kıpkırmızı olurdum.
bunun üzerine gelen, pıtırcık akerman'ın hepimiz bir şekilde yırtmaya
çalışıyoruz tiradı ise siyasal filmler çeken yönetmenlerin yüzüne vurulmuş...
yok yapamıcam.
buradan sonra bir dakikalık truman show reklamı, ve
christofla röportaj geliyor. "-truman neden içinde yaşadığı dünyanın ne
olduğunu şimdiye kadar keşfedemedi? -bize sunulan dünyanın gerçekliğini
kabulleniriz.". sylvia tru-talk'a telefon ettiğinde söyleşiyi yöneten adam
bağlantıyı koparmak istiyor, christof bunu engelliyor. christof burada, daha
önce marlon'u yönlendirirken, ileride truman'la konuşurken zorluklardan
kaçmayan, aksine zorlukların üzerine giden bir karakter görüntüsü çiziyor. bir
problemle karşılaştığında sorumluluğu üstleniyor ve çözüm arıyor. andrew
niccol'e sorulacak bir soru daha. birkaç tane amerikan çocuk filmi seyredenler
bu meziyetlerin filmlerde nasıl ön plana çıkarıldığını farketmişlerdir. acaba
niccol, christof karakteriyle, bu özelliklerin nasıl kullanıldığıyla fazla
ilgilenilmemesini mi eleştiriyor?
christof: "truman'a normal bir hayat sürme
şansı verdim. dünya, senin yaşadığın yer, sorunlu olan yer. dünya seahaven gibi
olmalı" ("seahaven is the way the world should be". bu cümlede
özne seahaven. benim çevirimde dünya özne oldu. memnum değilim ama elimden gelen
bu. seahaven'ı özne yapacak düzgün bir cümle kuramadım). christof, truman'ın,
yaşadığı dünyayı tercih ettiğini iddia ediyor. sylvia yanılıyorsun, truman da
senin yanıldığını gösterecek diyor. hani sylvia, truman'a başka bir dünya görme
şansı vermedin dese daha iyi olurmuş sanki. sahnenin sonunda sylvia ekranda
truman'ın görüntüsüne dokunuyor. christof da aynı işi iki defa yapacak (birisi
hemen sylvia'dan sonra, truman uyurken). eğer bu bir sevgi gösterisiyse
christof da kendince truman'ı seviyor diyebilir miyiz? (1:06:50) ve tabii
piyanist de orda.
yine bir ara. imdb'ye göre andrew niccol'un
senaryosunun ilk hali çok karanlık. peter weir hikayeyi yumuşatıyor. yahoo'daki
deleted scenes videosunda (the truman show deleted scenes) meryl truman'ı
terkettikten ve vivian truman'ın yeni ofis arkadaşı (ve herşey planlandığı gibi
giderse yeni eşi, ve çocuğunun annesi) olduktan sonra bir brifing sahnesi var
(09:50). bu sahnede meryl'e boyunluk takmışlar. meryl'in truman'la kavgası çok
daha şiddetli olmalı (bu imdb'de de yazıyor). christof, çocuk doğduktan sonra
iki kanallı yayına geçeceklerini söylüyor. marlon, truman öldüğünde tekrar tek
kanala döneceğiz değil mi diye soruyor. christof cevap vermeden toplantıyı
bitiriyor. marlon'un bu sorusu hikayeyi (ve marlon'un karakterini) filmde
gördüğümüzden farklı bir yere taşıyor. bu hikayeye göre christof truman'ı
öldürmeyi planlıyor olmalı. ve herhalde marlon da bu işin içinde.
truman uyandıktan sonra aynanın karşısındayken onu
seyreden iki kişi truman'ın halinden şüpheleniyor "bize mi bakıyor?".
truman sabunla aynaya astronot başlığı çizince rahatlıyorlar, ama truman aynayı
temizledikten sonra çok kısa bir göz kırpıyor, yani aslında orda kamera
olduğunu biliyor. aynı günün akşamı truman bodrumda uyuma numarasıyla evden
kaçıyor. yönetim odasında bir adet kedi, ve dev ekranın önünde kondüsyon
bisikletine binmiş bir adam var (bkz: e.t. the extra-terrestrial). christof
odaya girdiğinde gece ekibi (aslında sürekli gördüğümüz iki kişi)
toparlanıyorlar. konuşmaları sırasında bodrumdaki kameralardan birinin önünün
kapalı olduğu ortaya çıkıyor. christof'un uyanıklığı sayesinde truman'ın
kaçtığını anlıyorlar. sahnenin sonuna doğru marlon dolabın içindeki merdivenden
bahçeye doğru bakarken christof'un sözleri: "birşey söyle. devam et".
christof en kötü durumda bile şovu devam ettirmeye çalışıyor, bu durum tekrar
karşımıza çıkacak.
bu noktada hikayenin akışıyla ilgili iki tane sorun
var. birincisi pek de önemli değil. truman bodrum kameralarından birini
engellediğine göre bir şekilde kameraların yerini keşfetmek zorunda. biz
bunları görmüyoruz. ikinci sorun, truman'ın babasını bulmuş olmasına rağmen
kaçmaya karar vermesi. burada bariz bir kopukluk var. bu kopukluğu yaratan da
15 dakika önceki o müthiş buluşma sahnesi. gerçi o sahne bütün senaryo kopukluklarına
değer. veya truman babasının da sahte olduğunu keşfetmek zorunda. oysa bunu da
görmedik.
christof: "bize ışık gerek...saat kaç?",
chloe: "bunun için çok erken" (christof'un ne yapmak istediğini
anlıyor), christof: "cue the sun" (bunu hakkını vererek çeviremedim).
(1:17:00). christof'a tanrı benzetmesi yapılan en önemli yer burası (bkz: fiat
lux). ve yine christof truman'ın nerede olabileceğini tahmin ediyor:
"denize bakmadık". christof truman'ı fırtınayla durdurmaya çalışıyor,
truman pes etmeyince geri adım atmak zorunda kalıyor. ve truman yelkeni direğe
çekiyor. (1:26:20)
yelkende kocaman bir 139 sayısı yazılı. ben bu
kültürün içinden gelmiyorum, imdb'ye göre bu 139, 139. ilahiye gönderme
yapıyor. psalm 139 özetle tanrım ben ne yapsam ve nereye gitsem sen bilirsin,
senden hiçbirşey saklayamam, vs. birkaç dakika sonra bunu da kullanacağız.
yelkenli 30 saniye boyunca piyano eşliğinde denizde
seyrediyor ve duvara çarpıyor (1:26:35 - 1:27:05). müzik için: truman show -
raising the sail. şimdi kişisel bir ara. ben bu filmi ilk televizyonda
seyrettim. filmin ilk saatine pek dikkat etmedim, ancak truman evden kaçtıktan
sonra fimi dikkatle izlemeye başladım. bu sahnede yelkenli ufka çarpmadan önce
kısa bir süre burundaki direğin gölgesi ufuk taklidi yapan duvara düşüyor. o
anda bunu farkettim ama ne olduğunu anlamadım. iki saniye sonra direk ufku
delince oha falan oldum (o yıllarda bu o kadar ayıp birşey değildi). aynı anda
müziğin kesilmesine de dikkat.
the truman show final scene
"onunla konuşacağım". truman çıkış
kapısına gelince christof engellemeye çalışıyor. bu sahne iki farklı seyirciye
oynanıyor. birisi biz film seyircisi, diğeri truman. sahnenin başında christof
gözlerini kapayıp derin bir nefes alıyor. bunu truman görmüyor, bu sahne bizim
için. soru: christof insan olarak önündeki zorlu konuşmaya mı hazırlanıyor,
yoksa aktör olarak rolüne mi hazırlanıyor?
christof: "truman, konuşabilirsin, seni
duyuyorum". bu truman'a, fakat christof'un sesi neden yankı yapıyor? bu
yankılanma bizim için.
truman: "sen kimsin?", christof:"i'm
the creator ... of a television show...". ben televizyon şovunun
yaratıcısıyım. christof orjinalinde i'm the creator (ben yaratıcıyım) dedikten
sonra çok kısa bir süre duraklıyor. christof'un tanrı rolü oynamasına bir
gönderme daha. bunu bu şekilde türkçeleştiremedim.
christof: "dışarıda, senin için yarattığım bu
dünyada olandan daha fazla gerçeklik yok. aynı yalanlar. aynı kandırmaca. ama
benim dünyamda korkulacak hiçbir şey yok" (there is no more truth out
there than there is in the world i created for you. the same lies. the same
deceit. but in my world zou have nothing to fear.) buraya sonra geleceğim.
christof: "seni, senin kendini bildiğinden daha
iyi biliyorum", truman: "kafamın içine de kamera yerleştirmedin
ya". psalm 139'u hatırla. burada truman tanrıya karşı geliyor.
ve christof'un en güçlü sahnesi. sahnenin hem
truman'a hem de biz seyirciye oynandığını hatırlayalım. christof
"korkuyorsun. bu yüzden gidemezsin. önemli değil truman, anlıyorum" derken
tekrar ekrana dokunuyor. film seyirciyi, christof'un insani hislerle hareket
ettiğine inandırmaya çalışıyor. christof truman'ın çocukluğundan bahsettikçe
truman'ın omuzları çöküyor ve cesareti kırılıyor. ed harris oyunculuk dersi
veriyor. "konuş benimle, birşeyler söyle" dediğinde kendi kabuğuna
çekilmiş çocuğuna ulaşmaya çalışan bir baba gibi.
"birşey söylesene! televizyondasın! bütün dünya
seni izliyor!". christof'un asıl derdi ortaya çıkıyor. christof şovun
yönetmeni olarak konuğun canlı yayında takılıp kalmasından hoşlanmıyor. hem biz
seyirci için, hem de truman için büyü bozuluyor. truman christof'un da kendine
yalanlar söyleyen diğerlerinden farklı olmadığını anlıyor. truman'ın omuzları
tekrar dikleşiyor. truman kameraya dönüyor, repliğini söylüyor, ve şovu
bitiriyor.
(sonda herkesin sevindiği sahnede barmen bardaki
müşterilerin ellerine çakıyor, ama 10 dakika önce truman'ın başaramayacağına 1
e 2 veriyordu. herhalde daha kaybettiği paranın hesabını yapmamış).
müthiş film. en önemli falsosu truman'ın babasını
bulduktan sonra birden kaçmaya karar vermesi. filmdeki bu atlamaya rağmen
truman'ın babasıyla buluşma sahnesi her şeye değer.
filmde iki katman var. yüzeyde görünen hikayede
truman yaşadığı dünyanın sahteliğini farkediyor, dış dünyadan bir kıza aşık
oluyor, hapsolduğu dünyadan kurtulma mücadelesi veriyor ve sonunda bu
mücadeleyi kazanıyor. büyük ihtimalle aşık olduğu kıza kavuşacak. alttaki
hikaye bu kadar iyimser değil. yukarda christof'un dışardaki dünya daha da kötü
repliği var ya. hani sonraya bırakmıştık. hah orası. filmde christof'un
sözlerine açık bir cevap veya karşı çıkış yok. ve tabii christof'un dış dünya
dediği yer aslında biz seyircinin yaşadığı dünya. truman'ın kazancı seçim yapma
şansı. zorluklarla da olsa en azından kendi seçtiği dünyada yaşayacak.
christof'un söylediği her sözün altında daha iyi bir hayat nedir sorusu var.
daha iyi hayat nedir, ve bunun için ödenen bedele değer mi?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder